|
|
|
| KÜLTÜREL BİR TEPKİ OLARAK YERLİLİK VE TÜRK SOLU |
YERSİZ YURTSUZLAŞMAYA (MODERNLİĞE) KÜLTÜREL BİR TEPKİ OLARAK YERLİLİK VE TÜRK SOLU
Türkçede 'yerli' kavramı 'yabancı'' kavramı ile kutupsallığından ayrı tasarlanamaz. Yerli kavramı kavram karşıtlıkları temelinde ele alınırsa onunla birlikte gelişecek anlam bağlarını tespit etmek daha da kolaylaşacaktır.
Bu anlamda yerlilik'' kavramının karşıt kutuplaşmasını ifade edecek kavram 'yabancılık'' kavramı olacaktır. Buradaki kutuplaşma; bir düşmanlıktan çok Lacan'ın ayna kimlik teorisindeki gibi; insanın kendi kimliğini belirlemesine imkan vermesi açısından kullanışlıdır. Böylelikle Bora'nın işaret ettiği gibi, kendini yabancıdan veya o yere ait olandan ayıran hususiyetlerin öncelenmesiyle “bu yere ait olanı” yani 'yerli' yi elde etmiş oluruz (Bora 1998: 50).
Yerlilik kavramının bu tür çağrışımları yanında, günümüzde önemli bir güncellik özelliği göstermesinin gündem nedenini küreselleşme süreci ile birlikte at başı giden yeni dünya düzeni siyasetinin hızla dünyaya egemen olmasının sonuçlarında aramak yerinde olacaktır.
Küreselleşme ile büyük bir köy özelliği kazanan dünyada; zaman-mekan yoğunlaşmasının, toplumsal süreçler üzerinde artan etkisinin doğurduğu hız ve akışkanlığın, hususiyetleri ve sınırları eritip her yeri aynılaştırmasının etkisiyle, dünyada herhangi bir yerin 'belirli bir yer' olarak algılanmasını, yaşamasını güçleştiren bir benzetim teknolojisinin kol gezdiği söylenebilir.
Yerler, esas olarak da şehirler, hizmetler/imkanlar/fırsatlar için 'program paketleri' olarak bizzat tüketim maddesine dönüşüyor. Bu sürecin ilk akla gelen olumsuz etkisi “yersiz yurtsuzlaşmadır.”
İnsanların belirli yerlerle ilgili hassasiyetlerinin (bununla birlikte aidiyet duygusunun, 'rahat edilen yer, sığınak' olarak yurt mefhumunun) zayıflamasıdır. Böyle bir etkiyi hayatın kimi katmanlarında gözleyebiliyoruz, örneğin; siyasal elitin sol ve sağında çoğu zaman bu duygunun fazlasıyla hissedildiği görülür.
Bu duygunun çoğunlukla yaşandığı bunun gibi katmanlarda derin bir yabancılık duygusunun hakim olduğu; buna paralel olarak 'yer' 'yurt' özleminin vurgulandığı; ideallere ve hedeflere uzaklığın ya da yakınlığın büyük meseleler olarak addedildiği: özlem, hasret duygularının yoğunlaştığı; sürgünlük duygusunun kimi zaman bir şizofrenik ruh haline büründüğü görülüyor. Özellikle, azınlık durumundayken ya da büyük yenilgiler akabinde…
Bu tarz vurguların yapılmasına gerek solda gerekse sağda diasporik, edebi ve siyasal söylemlerde çokça rastlandığı görülür. Büyük siyasal veya toplumsal dönüşümlerin arifesinde, göçlerde, bedensel veya ruhsal gelişim dönemlerinin geçiş zamanlarında (daha çok bireysel etkisi görülür) bu ruh haline yoğunluklu olarak rastlanır. Aynı zamanda bu durumun sosyal psikolojinin de konusu olabilecek birçok rahatsızlığın da başlatıcısı olabilecek sonuçları da gözlenebilir.
Örneğin Ünsal'a göre, yerli düşüncenin Türkiye'deki oluşumunun başından beri kendisine bir yenilmişlik duygusu eşlik etmektedir; bu da kaçınılmaz olarak bu düşünceyi sürekli olarak bir 'asr-ı saadet'e, 'altın çağa", 'zafer'e atıfta bulunmaya itmektedir (Ünsal, 1998: 59).
Bu atıflara, genel olarak sol, sağ ve islamcı kanatta etkin aktörlerin edebi, siyasi metinlerinde ve retoriklerinde sıkça rastlamak mümkündür.
Yerlilik sorununu Türk düşünce dünyasının önemli bir meselesi haline getiren diğer sebepler arasında, Doğu-Batı çatışmasının sonuçları ve modernizm-postmodernizm tartışmalarının dünyadaki siyasal kutuplaşmalarda yarattığı gerginlikler gösterilebilir.
Yerlilik kavramını sadece bu referanslar ışığında algılamak bizlere belli bir takım ön fikirleri kazandırsa da, Türkiye'de yerli olmak, ait olunan sosyo-kültürel bağlardan referanslarla birtakım öngörüler ve projeler ortaya koymakla eşanlamlı olarak algılanmıştır.
Batılılaşma hareketlerine veya bazı Türk aydınlarına yöneltilen eleştirilerden en önemlileri bu meyandaki eksikliklere işaret edilerek yapılmıştır. Hatta batılılaştıncı siyasi uygulamaların Osmanlı tarihindeki ilk uygulamalarının görüldüğü Tanzimat Dönemi'nde II. Mahmut'a gösterilen tepkilerin kaynağında da bu tür bir vurgunun ağırlığı örnek olarak gösterilebilir.
Büyük anlatıları sonlandıran postmodernizmin etkisiyle sağ ve solda ortaya çıkan fikir bunalımlarının “evrenselci iddiaları dıştalayan, yerli olanlarını ikame eden” bir anlayışa dönüşmesini beraberinde getirmesi sorunun ana kaynağını besleyen bir argüman haline gelmiştir.
Yerlilik kavramını modernlikle ilişkilendiren değerlendirmeleriyle Çiğdem'in de işaret ettiği gibi, modernliğin yersiz, yurtsuzlaştırıcı ve merkezsizleştirici iradesine karşı bir tepki olarak yerlilik kavramının kullanılması, kavramın sorun olarak ortaya konmasına elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Yerliliğin bir düşünce tarzı olarak algılanamayacağını belirten Çiğdem, bir düşünce üslubu olarak da düşünülemeyeceğini belirtir. Herhangi bir bilim, disiplin veya bir alan ya da bunların kurucu öğesi olarak da somutlanamayacağını düşünür. Yerlilik ancak bir iddia' ya da bir 'tavır' olarak belirginlik kazanabilir, bir düşüncenin taşıması muhtemel bir iddiası veya tavrı olarak (Çiğdem 2001: 66).
Çiğdem, yerlilik argümanının herhangi bir entelektüel, felsefi yahut sosyoloik verimi temsil etmediğini de düşünür. Kendiliğindenlik, sahicilik, özgünlük gibi terimler yerlilik argümanının kendisinde içkin olan özellikleri dile getirmektedir. Bu anlamıyla yerli bir edebiyattan, şiirden veya romandan bahsedilemeyeceği gibi başka bir şeyden de bahsedilemez (Çiğdem 2001: 68).
Yerlilik iddiasının kendisini hangi alanda ifade ederse etsin kültürel referanslara ilişkin bir iddia olduğunu; kültür kavramının ise yeniliğinin, modern oluşunun yerlilik kavramını dahi çok eskilere götüremeyeceğimizin ispatı olduğunu belirtir.
Çiğdem; yerliliğin tarihsel yeniliğinin, yerlilik iddialarının modernliğinden kaynaklandığını; ancak, bunun yerlilik ile modernliğin aynı ruhu taşıdıkları anlamına gelmeyeceğini düşünür. Aksine modernlik ve yerliliğin birbirlerine karşıt bir ruh oluşturma gerilimi içinde olduklarını söyler. Modernliğin yaymaya, merkezsizleştirmeye ve deneyime açmaya yönelik çabası, yerlilik iddiasının, içine kapanma ve kendisi olarak kalma tepkisiyle karşılanır (Çiğdem 2001: 68).
Çiğdem'in kültürel niteliklerle yani kültürel değerlerle içkinleştirdiği yerlilik iddialarının modernlikle geriliminden doğmasını açıklayan tezlerinin bir kısmına katılmak mümkün değil. Çünkü toplumlara renklerini veren kültürel değerlerin özgünlükleri dışında zaten bir başka kuşatıcı iddia daha ileri sürmek mümkün değildir.
Modernliğin de yayılarak merkezsizleştirdiği, aidiyet bağlarını zayıflattığında toplumlara yönelttiği silahın hedefi de bu kültürel dokudur. Kültürel doku ise içine insanlığın, toplumların her türünde siyasi-ekonomik-toplumsal her türlü insani kazanımlarını içine alan bir kavramdır.
Küreselleşen Dünyada Türk Solunun Yerlilikle İmtihanı
Küreselleşme kavramı, günümüzde yaşanan ekonomik/politik/kültürel dinamikleri açıklama iddiası taşıyan başlıca kavramlardan birisidir. Ancak ilk bakışta kendisini bu şekilde gösteren kolay anlamının dışında çok çeşitli versiyonlarıyla anlaşılma ve kullanılma biçimleri de vardır.
Bunların en yaygın olanlarını globalleşen dünyada kültürlerin, sınırların ve sınıfların, bir bir tüm toplumsal katmanlarda homojenleşerek aynılaştığına işaret eden yaklaşım biçimi ile küreselleşmeyi tarifeden açıklama biçimlerinde görürüz.
Küreselleşme olgusunu küresel çapta bir etkiye sahip kılan derin ideolojik ivme, modernleşme projelerinde görülür. Sanayi Devrimi'nin ve Aydınlanma felsefesinin 19.yüzyıla damgasını vurduğu dönemden sonra, sanayide ve teknolojide yaşanan değişimlerin günümüzde bilişim-haberleşme teknolojileri ile kurduğu birlikteliğin/birlikteliklerin bir sonucu olarak yeni dünya düzeninin belirleyici nedenlerini oluşturması, küreselleşmenin etkisini daha da belirgin bir şekilde göstermektedir.
Robertson; küreselleşme süreçlerini açıklamaya çalışırken Batı merkezli dünya sisteminin farklılıkları yutarak, birbiriyle aynılaştırıcı etki yaptığını iddia eden 'tektipleşme' yaklaşımlarının alternatiflerini, ileri sürülenin tam tersine küreselleşmeyi, farklılıkları öne çıkararak aleniyet kazandıran ve küresel olanlarla müzakereye sokan süreçleri ifade edecek biçimde kullananların yaklaşımının oluşturduğunu söyler (Robertson 1998: 195).
Böylelikle farklılaşma vurgusu yapanlar, küreselleşme kavramını yerelleşmeyle birlikte kullanmakta ve içinde bulunduğumuz süreçlerin ancak küresel ve yerel olanların karşılıklı ilişkileri içerisinde anlaşılabileceğini ileri sürerler.
Robertson, akademik çevrelerde bu tarz karşıtlıklar kurarak yerlilik kavramına atıfta bulunanların, bu tarz ikili karşıtlıkları globalleşme-glokalleşme veya evrensel/küresel ile yerel/tikel kavramları gibi karşıtlıklar üzerinden de yapmakta olduklarını ekler ( Robertson 1998:196).
Evrensellik/yerellik karşılaştırmalarının aynılaşma veya farklılaşma vurgusu ile yapılmasının nedeni; küresel çapta etkili kapitalizmin; modernite üzerinden kültürler ve toplumlar üzerinde yarattığı değişimlerdir. Bu değişimler arasında, kapitalizmin Sanayi Devrimi’nden sonra dünyada yarattığı göç dalgaları, peşi sıra gelen kentleşme olgusu ve teknoloji devriminin sonucu olarak ortaya çıkan bilişim sektöründe ve haberleşme ağındaki hızlı değişimlerin ülkeler, toplumlar ve genel olarak kültürler üzerindeki dönüştürücü etkileri sayılabilir.
Özetle; bu değişimlerin, büyük ölçekli bir "dünya köyü" algılamasını kolaylaştıran bir dönüşüme evrildiği de söylenebilir. Bu kadar büyük ölçekte bir değişimin toplumsal, siyasi ve ekonomik olarak tüm katmanlarda oluşturması muhtemel krizlerin başında; alt-kültürlerin veya çeşitliliklerin yok olması tehlikesi, aidiyet bağlarının zayıflaması, yersizlik-yurtsuzluk düşüncesinin, duygusunun hakim olması gibi olumsuzluklar akla gelmektedir.
Bütün bu olumsuz durumların ideolojik tabanlar üzerinde de ciddi travmalar ürettiği söylenebilir.
Bugün dünya solunun küresel çaptaki kapitalizmle yüz yıl boyunca sosyalizm üzerinden küresel çapta bir savaşa giriştikten sonra, içine düştüğü son durum bu krizin sonuçları arasındadır.
Çünkü evrensel hedefleri olan, küresel etkilere sahip bir donanımı olan kapitalizme, aynı hedef ve etkilere sahip bir donanımla karşılık verme düşüncesinin yenilgiye uğradığı da ileri sürülmektedir. Fukuyama'nın tarihin sonunu liberalizmin zaferiyle ilan etmesini temellendiren anlayış da gücünü sosyalizmin bu yenilgisinden almaktadır (Aydın ve Özensel 2002: 22-50).
Globalleşmenin yarattığı düşünülen homojenliğe tepki olarak "yerli" ve "otantik" olanın değer kazanması, sol düşünceyi bu kavramlara ciddi bir önem vermeye yöneltmiştir. Bu anlamda globalleşmenin; kimliklerin benzeşmesine değil, yeni melez kimliklerin üretilmesine yol açtığı, bu yöneliş ve itirazlar sonucu gündeme gelmiştir.
Kimliklerin ve kültürlerin; toplumların ve siyasetlerin homojenleşmesi sorunu; yereli, otantiği, sahihi arayış serüvenlerini hızlandırmıştır. Bu arayışların ekonomik, siyasi, toplumsal katmanlarda izlerine rastlandığı gibi, turizmde de canlı bir takım tartışmaların ilgi odağını oluşturduğunu görebiliyoruz. Otantik yerler, olaylar ve kişilikler tarihi araştırmaların konusu olduğu kadar doğrudan turizm sektörünü de ilgilendiren bir konuya da dönüşebiliyor (Robertson 1998: 196).
1980'lerde iş jargonunun tezahürlerinden ve gereklerinden oluşmuş glokalleşme projelerinin küresel çapta bir kültürlerarası etkileşimin önünü açarak küreselleşmenin veya globalleşmenin hızını arttırdığı görülmektedir.
Bu durum, küreselleşmeyi dünyanın bir bütün olarak küçültülmesi olarak gören yaklaşımları ve kültürleri benzeştirme, homojenleştirme özelliğiyle anan herkesi haklı çıkaracak bir olgudur. Gerçekten de küreselleşmenin bu tarz sonuçlarından bahsedilebilir ve ilaveten insan zihnindeki zaman ve mekan algısını dahi homojenleştirdiği de söylenebilir.
İnsanların zaman ve mekan algılarında homojenlik yönünden bu tarz dönüştürücü etkide bulunması küreselleşmeyi, bir dönemsel içerikle veya bir mekansal özellikle tanımlamamızı gerektirir.
Böylece küreselleşme; gerçekte, zamansal ve mekansal bir bütünleştiricilik, benzetmecilik algısı vermesi bakımından da; kültürlerin, zamanların ve mekanların farklılığını yutan bir içerik kazanmaktadır. Glokalleşme kavramının zaman konusuna gösterilen ilgiyi aynı derecede mekan boyutuna çekmek gibi bir özelliği vardır.
Bu özellik nedeniyle yerel kültürler, kimlikler, değerler üzerine düşünmek kaçınılmaz olmaktadır. Bu çalışmanın da, coğrafi bölgelerle sınırlandırılabilecek Türk solu gibi bir politik/düşünsel yönelimi incelemeyi hedeflemesi 'glokalleşme' kavramını daha bir önemli hale getirmektedir.
Glokalleşmenin etkileri sadece düşünsel yönelimler üzerinde iş görmekle kalmamakta; bir bütün olarak insan deneyiminin her alanında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, turizm alanında otantisiteye gösterilen ilgiyi Günal şu şekilde ortaya koymaktadır:
Otantik olana duyulan merakı, global kapitalizm değerlendirmekten geri kalmayarak bununla ilgili endüstriyel sektörlerini yerel olanın pazarlanışı için üretime dönüştürdü. Afrika maskları, Hint elbiseleri, yerli takılan, Türklerin buldan bezlerinin her yerde pazarlanması bunlara örnektir. Turistik işletmeler bir ulusun yerel ve otantik değerleriyle örtüşecek bir tasarım içinde sunularak tüketime açıldı (lokantalar, kaleler, şatolar, hamamlar, tarihi sit alanı ilan edilen evler, köşkler gibi...) (Günal, 1998: 109).
Görüldüğü gibi yerlilik kavramı ile ilişkilendirilmeye açık birçok kavram var. Ve bu kavramların yerlilik kavramı ile ilişkilendirilebilmeleri açısından elimizin altında bulunan çok sayıda gerekçeden biri olarak, son iki yüzyıldır küresel çapta yaşanan kapitalist sürecin etkisinin, sınırları ve sınıfları parçalayan, toplumları ve kültürleri homojenleştiren, farklılıkları yutan özelliğinde aramak gerekir.
Coca Cola, McDonald's, Adidas gibi markaların; sınır ve sınıf, toplum ve kültür tanımaksızın her yere nüfuzu; bilişim sistemlerinin, sanayi ve teknoloji kullanımının küresel çaptaki yaygınlığı ve tüketime açık muhtevası, bu etkinin derinliğini ve meydana getireceği muhtemel derin krizleri öngörmemize yarayabilir.
Bu çerçevede; yerlilik- yerellik sorunlarının küreselleşmeye karşı insanlığın direniş umutlarını yeşertmek umuduyla solun kavram arayışlarının bir neticesi olarak ortaya çıktıkları söylenebilir. Bu direniş arayışlarında da sol söylemin aldığı/alacağı rol bellidir. Solun tarihsel geleneği içerisinde ve sol kavramının içerdiği anlamın bir gereği olarak da bunun böyle olması gerektiği söylenebilir. Böylece solun misyonunu ne ölçüde yerine getirip getirmediğini gözlemlemenin gereği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Türk Solunun Yerlilik Sorununu Derinleştiren Sorunlar
A- Zihni Donanım eksikliği
Türk aydını muhafazakar çevrelerce meselelere Toplumsal gerçekliklerin dışından bakmak'la eleştirilmiştir. Bu eleştiride bir haklılık payı varsa bundan en büyük payı Türk solunun alacağını söyleyebiliriz. Alkan bu zaafı 'Evin Kaybolan Çocuğu ' başlıklı yazısında dile getirir:
'Her medeniyetin klasikleri vardır ve o medeniyeti klasikler anlatırlar. Türk solcusu mensubu bulunduğu medeniyetin bütün klasiklerine, değerlerine ve geleneklerine sırtını çevirmiş bir insan tipidir ve o bunu şuurlu ve inatçı bir klasik düşmanlığı ile yapar. Böylece kendisinden farklı düşüncelerle ve halkla kurduğu dil, iletişim imkanından mahrum kalır' (Alkan 1991: 58).
Bu durum Alkan (l 991:59)'a göre;"Türk solcularının politika, hukuk, sosyoloji ekonomi gibi sosyal bilimler yanında, zamanın fennine dahi aşina olsalar da içinde yaşadıkları toplumun temel problemleri karşısında, zihni donanım eksiklikleri yüzünden başarılı tahliller getirememelerine neden olmaktadır"
Türk solunun en büyük sorunlarından biri olan Türk toplumunun karşılaştığı problemlere çözüm için veya halkın taleplerini dile getirmek hususunda ortaya bir proje sunmada başarısız addedilmesidir.
Türk solu önerilerinde ya toplum gerçeğini gözardı etmek ya da yabancı kalmakla suçlanmış, bu konuda ideal projeler sunama¬manın ezikliğim yaşamıştır. Muhafazakar çevrelerce dillendirilen solun bu 'projesizlik' durumu belki de kaynağını bu donanım eksikliğinden almaktadır. Halkın diline ve sorunlarına yabancılık neticesinde varılan nokta da halk ve solun bir mesafe içinden iletişim kurabilmelerine neden olmaktadır. Yıllarca Türk solu içinde de bu mesafenin fazlalığından yakınan yazarlar olmuştur. Bu mesafenin ne tür sorunlar ürettiği ile ilgili değerlendirmelerinde Alkan (1991:59);
'Bizim solcuların Türk milletinin özelliklerine ve problemlerine bakış seviyesi, 'yabancı bir mütehassıs' derecesini aşamamıştır. Çünkü kendisini kalabalıktan birisi olarak değil, kalabalıklara yön vermesi gereken kişi olarak göstermeye şartlanmıştır. Bu durum zihni donanım eksikliğinin sonucu olarak ortaya çıkan vahim hatalara yol açmaktadır ' demektedir.
Bu mesafenin giderek bir uçurum halini aldığı dönemlerde söz konusu vahim hataların çapının genişlediği görülür. Türk solu hatayı kendisinde arayacağı yerde kendisinin dışında arayarak sorunları bir kangrene dönüştürmekle eleştirilmiştir; Alkan (1991:60),'Halk henüz bu erginliğe erişmemiş, işçi sınıfı kendi bilincine ulaşmamıştır, nankör millet! Lümpen sınıf “gibi yargılayıcı yaftalarla kabahati topluma fatura ederek kendi tutumunu haklı kılmakta ve sürdürmektedir. Bu, aynı zamanda Türk solunda bir özeleştiri eksikliği bulunduğunu ve bunun zihni donanım eksikliğini besleyici bir rol oynadığı söylenebilir. Bu ikisi bir arada ele alındığında, Türk solunun neden jakoben bir tutum içinde olduğu; yani halka neden tepeden baktığı ve sorunların çözümünde neden halkın yönelimlerine değil de siyasal erkin atacağı adımlara bel bağladığı daha net bir biçimde anlaşılabilmektedir.
Türk solunun zihni donanım eksikliğinin bir nedeni de. 'öteki' si olan 'sağ' a sırt çevirmesi ve onu yok sayması olarak gösterilebilir. Bu durum sol' un sağ' la verimli bir diyalog ve iletişim kurmasını engellemiş ve sol, bu tür bir iletişimin imkan vereceği yaratıcılıktan mahrum kalmıştır.
Türk solunun zaaflarından biri de dünyada sol hareketlerin dünya çapında geçirmekte olduğu baş döndürücü nitelik değişmesini geç fark etmesi olduğu da söylenebilir. Bunun doğal sonucu olarak Türk solu, proje ve teorilerinde dünya sistemi ve Türkler tarafından kabul görülecek bir toplumsal gerçekliğin gerisinde kalmakta ve dışına çıkmaktadır. Türk solu hem dünyadaki sol hareketlerin yeni yönelimleri içinde anlamlı olabilecek bir yönelim geliştirememiş hem de gitgide anakronik bir hal alarak dünyadaki yeni gelişmeleri değerlendirmekte yetersiz kalmıştır. Bu da bir yandan bu gelişmelerin dışında kalmasına öbür yandan içinde bulunduğu toplumda benimsenebilir bir alternatif geliştirememesine yol açmaktadır.
Bilgin (1991:80)'e göre çağdaş batıda sol hareketleri besleyen Marksist teori batılı solcular eliyle hızlı değişime uyarlanabilmek için bitip tükenmek bilmeyen bir dizi gelişme gösterirken Türkiye'de bu operasyonların neredeyse olmadığı veya konunun böyle bir ciddiyetle ele alınmadığı görülür. Bunun en büyük nedeni Türkiye'de teorilerin Türk solcuları açısından bir "dogma' veya "inanç meselesi' olarak görülmesidir. Bu bakış açısı da Türk solunun zihni donanım sorunlarının başlıca sebeplerinden birisini oluşturmaktadır.
Türk solunun pozitivist bir anlayışı benimsemesi ve toplumsal problemleri bu açıdan ele alması, klasik modernizmin katı, dogmatik ilkelerinden hareket ederek olaylara yaklaşması, 'postmodern durum'u kavramakta ve bu duruma etkin bir karşılık üretmekte yetersiz kalmasına yol açmaktadır.
Türk solunun Cumhuriyet dönemi iktidarlarıyla olan ilişkilerinden devraldığı siyasal davranış ve düşünüş biçimlerinin halktan kopukluğu, solun imlediği düşünülen halktan yana, özgürlük, eşitlik ve adalet isteyen bir sol tanımının gereklerini karşılamayan bir sol anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bilgin bu durumu, Türk sosyalizminin esinlenme ve etkilenme kaynağının Batı Marksizmi yerine Sovyet Sosyalizmi olmasıyla gerekçelendirir (Bilgin 1991: 80).
Özetleyecek olursak, Türk solu hem kendi toplumunun siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gerçeklerinin dışında ve onlara karşı yeterli duyarlılığı göstermeyen bir durumla muallel, hem de dünyadaki yeni gelişmeler karşısında yaratıcı bir yönelimden uzak bir nitelik taşımaktadır.
Buna ilaveten kendisi için bir 'öteki' niteliği taşıyan sağ karşısındaki küçümseyici ve yok sayıcı tutumu, geleneğe sırt çevirmişliği, pozitivist bir bakış açısının katı dogmatizmi, Türk solunun zihni donanım problemleri olarak bu durumlar, Türk solunun, başlıca sorunları olarak belirginlik kazanmaktadır.
Ayrıca Türkiye'deki siyasi-sosyal-kültürel-ekonomik gerçekliklerin dışında kalmak, 'kökü dışarıda' ve geleneğe sırtını dönmüş, ötekisini yok sayan, katı dogmatik olmak gibi problemlerle betimlenecek bir dizi soruna sahip Türk solu figürü ortaya çıkmaktadır.
B- Solun Metin Sorunu ve Sağcılaşma Korkusu
Solun gelenekselleşmiş eleştiri/özeleştiri geleneğinin yoğunluğunun belki de bu bağlamda bir sol eleştirisi için en çarpıcı görüntüyü sağlamakta olduğunu belirttiği yazısında Aktay, sol içerisinde özeleştiri geleneğinin bir çeşit -Hıristiyanlıkta olduğu gibi- bir itiraf geleneğine dönüştüğünü söyleyerek, bu itiraf şansının, “bir söyleyip-kurtulma” şansını ürettiğini dolayısıyla günah çıkarma davetlerine icabet etme cesaretini aşıladığını, teşvik ettiğini ekler (Aktay 2002: 50-51).
Aktay, Solun kendisi hakkında çoğalmış eleştirel söylemlerin her şeye rağmen gerçek anlamda neden bir sol siyasete yol açmadığı -eleştiri, değiştirme, boyun eğmeme gibi...- sorusunu sorduktan sonra, söz konusu siyasal tavrın, kendi metinleriyle ilişkileri hakkında ciddi kuşkular uyandırdığını vurgular (Aktay 2002: 50-51).
Bu kuşkuların, özelde Türk Solunun ama genelde dünya solunun iki düzeyde işleyen bir metin sorununu ortaya koyduğunu belirten Aktay; sorunun, solun Hegelci, aydınlanmacı, oryantalist ve evrimci bir epistemoloji içerisinde şekillenmiş temel metinlerinin Ortodoks yorumundan kaynaklandığını öne sürer.
Solun bu metinlerle kurduğu-kuracağı ilişkide bu sağlıksızlığın devam etmesinin solu sağa doğru değiştiren bir sonuç doğuracağını belirten yazar, solun kendi metinlerindeki bazı ideolojik unsurlardan kurtulmadıkça sol bir tavır sergilemesinin neredeyse imkansız olacağını ekler (Aktay 2002: 52).
Tarihsel Marksizm'in bir tür Hegel'in sol yorumuna referans olan tarih yaklaşımına solun sıcak bakışının, solun semantik anlamına uymayan bir tarih bilinci kazandırdığını düşünen Aktay, bu anlamda Marx ve Engels'in İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin sonuçları olan vahşetlere bir tür tarihsel kader olarak iyimser yaklaşmaları; gelişme, kalkınma ve kapitalist gelişmenin hızını arttıracak olaylar olarak bakmalarının; Hegel'in tarihsel diyalektik yorumuna aynı epistemolojik çerçeveden baktıklarını düşündürdüğünü söyler (Aktay:2002: 52).
Bu yorumların merkezinde, insanlık tarihi için öngörülen güzergâhın bütün yollarının Avrupa merkezci bir dünyada kesişmesi düşüncesi vardır ve bunlar Marksizmin tüm masumiyet içeren unsurlarına gölge düşürmektedir. Solun dünyada ve Türkiye'de temel referanslarından olan metinlere yaklaşmada büyük sorunlarının olduğu açık. Bu sorunların bir örneği olarak verdiğimiz solun temel kaynakları olan metinlere yaklaşım biçimi Türkiye'de ve dünyada solun oryantalist, pozitivist, evrimci. Hegel’ci bir tarih anlayışı ile donanmasına ve bu donanımla projeler üretme çabalarına girişmesine neden olmaktadır. Sol siyaset için bu durum, eleştirdiği sağ bakış açısına dönüşmesi tehlikesini beraberinde getirmektedir.
Türkiye'de solun (ki bu renk her zaman Türk solunun üzerinde bulunmuştur) siyasal iktidarlarla kurduğu yoğun ilişkilerin hem sol kavramının anlamı ile çelişen durumlar doğurmakta; hem de halktan uzaklaşmasının temel nedenlerinden biri de temel referansları olan metinlere yaklaşım biçimi olmaktadır. Böylece Türk solu darbeler sırasında solculuğu sırf bir adlandırmaya dönüştüren sağ bir tutum benimsemiştir.
Türk solu bunun gerekçelerini büyük oranda Marx ve Engels'in Fransız ve İngiliz sömürgeciliğini meşrulaştıran metinlerinden devşirmiştir. Kıvılcımlı’nın işaret ettiği en önemli zaaf bu noktada Türk solunun tarih okumasında referans olarak kullandığı kaynaklara ilişkindir. Kıvılcımlıya göre; "Bu günkü Türkiye 'yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı tarihini anlamak gerekir. "(Akt.;Göksu 2000:182)
Türk solunda anakronik bir hal almış bir metin sorunu olduğuna işaret etmemiş neredeyse düşünür yok. Kadro hareketinin edebiyat kanalını temsil eden Yakup Kadri; Yaban isimli romanında Türk toplumunun gerçeklerine sırtını dönmüş aydın karakterinin eleştirisini yaparak kültürel yakınlık kavramının Türk solu için önemini anlatır. Kemal Tahir ve İdris Küçükömer yine bu vurguyu yapan isimlerin başında gelirler.
Böylece solun kendi metinlerine dogmatist, Türk tarihi ve kültürüne yönelik kaynaklara yaklaşmadaki yabancı tavrı, solu asli niteliklerinden uzaklaştırmakta, neredeyse bu epistemolojik donanımla sergiledikleri/sergileyecekleri ideolojik, siyasi tavırlarla sol bir siyasetin önündeki en büyük engel olmaktadır. Oysa sol; semantik anlamı gereği, iktidar ilişkilerinin kendisine karşı yöneltilebilecek en büyük eleştiri ve teyakkuzun geleneği olmalıdır.
C-Türk Solunun Sosyalizm Takıntısı ve Retorik Sorunu
Sosyalizmi aslında insanlık tarihinin çok eski bir kavgasını temsil eden ve bu kavgayı sona erdirmek, bu kavgaya çözüm bulmak isteyen bir arayış olarak niteleyen Sarıca(1993:129); Zenginle fakir, varlıklı ile yoksul arasındaki, üretim araçlarına sahip olanla olmayan arasındaki bu kavganın sosyalizmle eşitlik talebi merkezinde gerçekleştiğini ekler. Buna göre Sanayi devrimi ve Fransız İhtilalinin saiki de bu kavganın nedeni olarak görülen eşitsizliktir. Kapitalist ekonomide rekabetin ve buna paralel olarak eşitsizliğin üst doruklara çıktığı durumlarda kavganın şiddetinin buna bağlı olarak arttığını ekleyen Sarıca, klasik Marksizmin imalarını hatırlatan bir tarzda sosyalist hareketlerin bu eşitsizliğe bir çare olarak geliştiğini ve neredeyse tüm dünyada kapitalizme karşı bir alternatif olarak görüldüğünü söyler.
Ancak dünyadaki tüm sosyalist hareketleri bu talebin merkezinde değerlendirmek mümkünken bu talepleri ortaya koymada kabul ettikleri temel referanslar, hareket yöntemleri ve söylemleri açısından homojen kabul etmek mümkün değildir.
Bu yüzden sosyalist hareketlerin zaafları başlığı, sosyalizmin homojen bir yapı olarak anlaşıldığı çağrışımını yapsa da bu doğru bir çıkarım olmayacaktır. Biz burada sadece sosyalist hareketlerin ortak sorunlarına değineceğiz.
Sosyalizmin talepleri, söylemi, dili, sınıfsal yapıları anlama biçimi, çözüme yönelik ortaya koydukları ve dünyada yaşanan değişimler karşısındaki durumuna yönelik getirilebilecek eleştiriler bu anlamda bu başlığın altında değerlendirilecek hususlar olacaktır. Bu anlamda sosyalizmin taşıdığı düşünülen zaaflar kısa anektodlarla sıralanacak böylece, sosyalizmin sorunlarının temel karakteristiği hakkında bilgilenmenin imkanları oluşacaktır.
Sosyalizm, kitlelerde var olan potansiyeli görmezden geldiği ve sosyalizmi işçi sınıfı üzerinde kurulan bir siyasal akım olarak tanımladığı için, ezilen kitleleri sadece ezilmiş oldukları için harekete geçebilecek bir yığın olarak görmektedir.
Sosyalist hareket, teorik derinliği yakalamak konusunda başarılı olamadığı gibi teoride sürekliliği de başaramamıştır.
Bu meyanda teorik kaynaklardan uzaklaşmak bunun başlıca sebebi olmuştur denilebilir.
Bilimselliği kendisinden başkasına yakıştırmayan sosyalist hareketlerin, olguların tersini göstermesi durumunda bile hipotezlerinden vazgeçmemeleri yine sosyalist hareketleri krize sokan etmenlerin başında gelmektedir.
Sosyalist hareketler için, içine düşülen olumsuz durumdan kurtulmanın tek yolu olan yeni varsayımların, yargılayıcı ve Ortodoks bir tavırla reddedilmesi, karşı devrimci veya revizyonist gibi nitelendirmelerle dışlanması krizi aşma konusunda sosyalist harekete zaman kaybettiren etmenlerden biri olmuştur (Laçiner 1989: 21-22).
Yine iktisat ideolojisine teslim olması, mekanik bir determinizme ve pozitivizme saplanıp kalması, sınıfsal farklılıkları görmezden gelmesi sosyalist hareketi tıkayan sebeplerin başında gelmektedir. Stalinist ve Sovyet tipi, katı dogmatik, demokratik öz ve içerikten yoksun sosyalist bir hareketin küreselleşen dünyanın piyasa ekonomisine cevap verecek gücü kalmaması solda yeni arayışların, yeni ekonomik projelerin gündeme alınmasını gerektirmiştir. İşçiden çok daha kötü durumda olan diğer sınıfsal olguları da içeren bir teori olamamak da sosyalist hareketi tıkayan unsurlardandır.
Büyük anlatıları sona erdiren postmodernist dünyanın küresel kapitalist ekonomisi, namı diğer Yeni Dünya Düzeni'ne artık yeni bir düşünce ekseni yeni ve alternatif dünya tasarımları gerekmektedir. Sosyalizm bu noktada da üzerine düşeni yapamamaktadır.
Sosyalist hareket insanın kurtuluşu felsefesinin yerine sınıfsal-toplumsal kurtuluş yaklaşımını ikame etmekle içeriksel olarak evrensellik kurgusunu sınırlandıran bir başlangıca mahkum olmuştur.
Sosyalist düşüncenin siyasette kullandığı dil, sloganlarla her yerde tekrarlanan bir otomatizme bağlandığı-bağlanabileceği gibi bu durum bazı insanlara ve mekanlara özgü uygun bir dilsel söylem inşasını engellemektedir. Bora (2000:142)'ya göre; solun, bilimsellik adına içine sokulduğu bu ifade kanalının onu, sağın düşünüş kalıplarını benimsemeye ittiği açıkça görülmektedir.
Sosyalist düşüncenin dili üzerine yapılan eleştirilerden en yaygın olanı da solun dilinin 'jargonik' olduğu, sahici olmadığı üzerinedir. Sahte bir kamusal dil, sloganik, kitlelerin ajitasyonu ve provokasyonuna yönelik içeriği, yaşanan sosyo-kültürel gerçeklikle uyumsuzluk içermesi söz konusu solun jargonik dili üzerine yöneltilen eleştirilerin içeriklerini oluşturan öğeler olarak sıralanmaktadır.
Yine sosyalist hareketin bağlılarının sosyo-kültürel ve siyasi koşulları yeterince dikkate almadıkları bazı ülkelerde, mesela Türkiye'de olduğu gibi, sahici olamamak ve meşruiyet düzleminde tatmin edici olamamak gibi olumsuz durum ve sorunlarla karşılaştıkları görülür. Türkiye özelinde yaşanan solun yerliliği tartışmalarının alt yapısal gerekçelerini de bu sorunlar genelinde aramak gerekir.
Solun dilinde, değişmez hakikatler oluşturmak kaygısı ile değişmez hakikatler tutkusu görülmekte, sloganik olarak bunların ifade edilmesi otomatizme bağlanmış, içerikten yoksun ve jargon i k bir dilin inşasını beraberinde getirmiştir.
D- Türk Solunun Sağa Göre Kendini Konumlandırma Sorunu:
(Birikim Dergisinin Yerlilik Dosyası ile ilgili Bazı Anekdotlarla)
Birikim dergisinin Türkiye'de her meşrepten sağ siyasal çevreler tarafından sola yöneltilen can alıcı suçlamalardan biri olan 'sol yerli değildir' ithamına karşı 'yerlilik' meselesini başlı başına bir dosya konusu olarak sayfalarına taşıması, "Solun 'yerlilik'le ilgili bir sıkıntısı ya da bir açığı veya bir kompleksi var mıdır, olmalı mıdır?" (1998:sayı:l 11-112) sorularını merkeze koyarak gündeme getirmesi, söz konu¬su teorik arayışlara örnek olarak gösterilebilir. Dosyadaki yazılar, sadece solun yerlilikle sınavına değil, ayrıca Türkiye sağının yerlilik üzerinden ulaşmak istediklerine de yöneliktir.
Bu noktada Birikim dergisinin sürekli yazarlarından bazılarının yerliliği bir 'öteki'ye karşı siperde konumlanarak daima tetikte duran bir önyargıyla ele aldıkları gö¬rülür. Örneğin; Tuncay Birkan’ın 'Evin Reddi' yazısı, İsmet Özel'in niyetlerini sor¬gulayan analizlerle doludur. Tepkisel bir tarzda yazan Birkan, 'Evden kaçışın 'evde olmamanın' faziletlerini anlatarak yazısını bitirirken, geride Kemal Tahir ve onun etkisindeki kimi isimleri 'Tahirilik' nitelemesiyle küçümseyerek (Halit Refiğ, Hilmi Yavuz) 'yerli sol, talep eden Atilla İlhan, İlhan Selçuk gibi isimleri de ironik bir dille eleştirir (Birkan 1998: 36). Solun, sağla münasebetlerinde genel bir ruh hali olarak sağdan gelebilecek her türlü değerlendirmeye, eleştiriye önyargıyla veya Birkan gibi ironik bir taraftarlık psikolojisi içinde yaklaşması Birikim'in 'yerlilik sorununu' ger¬çek boyutlarıyla algılamasını güçleştirmektedir. Ancak yine de Murat Belge ve Laçiner'in meseleye daha ılımlı yaklaştıkları söylenebilir.
'Tanımlama ve hükmetme' aşamalarıyla ifadelendirilecek Foucault'nun söy¬lemsel iktidarın kurulmasının safhalarının bir örneği ile (Foucault 1995: 9-12) karşı¬laşma korkusunun Türk solu için bir komplekse dönüştüğünü, sağın sola yönelik iddia ve eleştirilerinde solu tanımlayıcı ifadeler kullandığı her durumda sol, bir oksidentalist tavırla oryantalistlerine karşı konumlanmaktadır. Bu durum sadece Bi¬rikim ve çevresi için değil birçok sol grup veya oluşum için de söz konusudur. Tanımlanma-hükmetme formülasyonu biçiminde 'öteki'nin iktidarına dönüşecek bir söylem korkusu sağ için de söz konusudur. Böyle bir kaygı, kimi zaman içeriden eleştirilere dahi, ötekileştirici bir yaklaşım biçiminin gelişmesine yol açmaktadır.
Birikim dergisinin 'yerlilik' dosyasında derginin sürekli kalemlerinden Ulus Baker'in 'Yerlilik: Bir Aşındırma Denemesi' başlıklı yazısı başlık anlamı bakımından bu tarz bir korkuyu ele veriyor. Baker, yazısında hangi yapıların veya olguların ya¬şamı oluşturduğunu ve yönlendirdiğini düşünmeye girişmeden önce, bilinçlilik halle¬rini kavramayı başarmanın gereğinden söz eder. Fenomenolojinin bazı kalıplarını kırıp parçalamakla işe başlar ve sosyal bilimci mirasın bıraktığı 'kimlik', 'aidiyet', 'kimlik bunalımı' gibisinden kavramların sorgulamasına girişir. Baker'e göre 'insan¬ların bir aidiyete, bir kimliğe, sembolik de olsa onları rahatlatacak bir 'biz' duygu¬suna sahip olmak için yırtınıp durmaları katlanılamayacak bir varsayımdır' (Baker 1998:41). Bu ifadeler Baker'in yerlilik sorununa yaklaşımındaki kötümserliğini, o-lumsuzluğunu ve öfkesini göstermektedir. Baker, Cemil Meriç'ten "Türkiye aydını¬nın dünyayı, yani Avrupa fikriyatını Marxistlerden öğrendiğine..." dair ifadelerini aktardıktan sonra muhafazakar (sağ) fikriyatın bu ifadeden sonra 'yerlilik' düşünce¬sini temel hedef olarak aldığını söyler. Sonra da böyle bir düşüncenin geçmişle bir bağ kurma, ortak olma isteğine dayandığını söyler. Baker, kısaca şu korkuyu taşıyor: O zaman milliyetçilerden, muhafazakar sağcılardan ne farkımız kalacak? Korkunun şizofreniye dönüştüğü bu durum gerçekten dikkate değer (Baker 1998: 41-42).
Tanıl Bora; Birikim dergisinin aktif ve sürekli yazarlarından biridir. 'Sol ve
Yerlilik Meselesi' başlıklı yazısı, 'Türk sağının Türkiye soluna yönelttiği ve en canı gönülden' yönelttiği eleştiri olan 'yerli olmamak' ve Türk solunun Türk toplumunun tarihi ve kültürel gerçekliğine aykırı ve köksüz olduğu türünden ithamlarına değinerek başlarken, yerlilikle ilgili sağın ithamlarını bu şekilde anıp sorular sorar: "Yerli¬likle ilgili bu ithamların anlamı ne, sağın solu 'yerlilik melekesi 'nden yoksunlukla suçlamasının anlamı ne, solun 'yerli olmakla ' ilgili bir kompleksi var mıdır? " (Bora 1998:47)
Bora, bu sorulara soruyla karşılık verir: Sağ ne kadar yerli? Uzun bir fasılla devam eden bu taarruz sağın yerlilikle imtihanına, sağın Özal'lı 1980'lerdeki kapita-listleşmeyle birlikte erozyona uğrayan 'yerliliği' üzerinden ve sağın pragmatist özel¬likleri temelinden hareket ederek girişir. 'Solda Yerlilik Kaygısı' başlığı ile devam eden yazısında Bora, belki de Türk solunun yerlilik sorununa ilişkin en objektif yar¬gılarından biriyle devam eder: "Sağın yerlilik iddiasının /nesnellerini sarsmak; solun yerliliğini ve memleketle ilişkisini tartışma külfetinden bizi kurtaramaz" (Bora 1998: 50).Bora, ülke gerçekliğinden kopuklukla ilgili eleştirel/özeleştirel serzenişlerde dışa vurduğuna inandığı "yerlilik kaygısının toplumsal siyasal gerçeklikle ilişkinin 'sıhhati' bakımından anlamlı olduğunu" söyler. Devamında, "Türkiye'nin özgül ger¬çekliğini teferruatıyla biliyor olmaksızın anlamaya çalışmanın, buraya (hiçbir yere!) dünya geneli-ülke özeli- şemasının meraksız ezberciliğiyle bakmamak anlamında bir yerlilik kaygısı boş değil" diyor. Yerlilik kaygısının anlamlı yönlerini arttırarak de¬vam ettiği yazısında Bora, bu kaygının işlevsel olarak yararının popülizm ve milli¬yetçilik içinde erimeden popüler-demokratik hegemonya stratejisi perspektifinin de kilidi olacağını düşünür. Solun 60'lar ile 80'lerin başına kadar yerlilik sorununun olmadığına değinen Bora, bu durumun kemalizmle-sol arasındaki ilişkiden veya po¬pülist sol siyasetten kaynaklandığını belirtmektedir. Bora, sonradan solun yerleşme ile ilgili yaşadığı sorunların ve misafir olarak hasbelkader sol cenahta bir zamanlar bulunmuş kimi yazarların (adlarını da vererek) yaygaraları ve antipopülizmin etkisiy¬le solun yerlilik sorunuyla karşı karşıya kaldığını belirtiyor. Burada Bora'nın değer¬lendirmelerinden yerlilik savunusunun arızi veya suni bir sorun olduğunu düşündü¬ğünü ve yerlilik sorununun örnek verdiği isimlerin dışında onlardan önce Küçükömer ve Tahir veya Aybar ile Kıvılcımlı tarafından dile getirildiğini göz ardı ettiğini görü¬yoruz. Bora'ya göre, solun modernleştirici projelerde anti-popülizm siyasetini sa¬vunması, giderek popülist çevrelerde (sağ) fevri bir tepkinin oluşmasını meydana getiriyordu. Bu tepkiler yerlilik merakına evrilmek suretiyle, 1990'ların ortalarına doğru popüler olana düşkünlük şeklinde gelişti. Bora'ya göre artık 'bu topraklarda", 'bu ülkede', 'bu coğrafyada' diye konuşmak revaçtadır. Solun bu süreçte oynadığı antipopülist tavrın bu tepkilere etkisini dile getiren Bora. bu durumun solun sosyal bağlarının ve etkililiğinin aşınmasından, yalnızlaşmasından duyulan memnuniyetsiz¬liğin sonuçları olarak doğduğunu da ekler. Ancak sol memlekete yabancılaşırken aynı süreçte sağın da pek yerli kaldığının söylenemeyeceğine işaret eder (Bora 1998: 51).
Bora, yazısının devamında kültür endüstrisinin gelişmekte olduğuna ve yerli¬lik kaygısı ve arayışlarının kültür endüstrisinin üretim tezgahlarına hammadde sağ¬lamak girişimlerinin olduğuna/olacağına ilişkin komplocu tezler de ileri sürer (Bora 1998:51).
Bora, Türkiye'deki etnik yapılar, farklı kimlikler ve toplumsal değerler üze¬rine betimlemeler yaparak geleneksel halk kültüründe ezilmişlerin ezenlere karşı
öfkelerinden örnekler verir. Bu örneklerde dışlanmaya ve horlanmaya karşı biriken tepkiye dikkat çektikten sonra bu öfke ve tepkilere hitap eden adına yerli demese de bir sol geleneğin varlığını gündeme getirir. "Yoz emperyalist-kapitalist kültüre" karşı "halkımızın kültürü ve değerlerine" sahip çıkan bu gelenek Bora'ya göre aslında "yerlici" bir muhtevaya sahiptir (Bora 1998: 52). Bora’nın bu ifadeleri Osmanlı'daki Alevi ayaklanmalarını sol hareket olarak tanımlamanın neredeyse gelenekselleşen bir örneğini hatırlatıyor. Bu tarz sol hareket imkanlarının tarihsel zeminini bulma çabala¬rı sol entelijensiya içinde oldukça yaygındır, ayrıca halk kültürünü sosyolojik bir zeminde değerlendiren çalışmalar da neredeyse olağandır. Ahmet İnsel bu tarz değer¬lendirmeleri sağlıklı bulmaz çünkü Osmanlı dönemi episteminin böyle bir adlandır¬maya imkan vermeyeceğini söyler (İnsel 2000: 21).Bora, Türk toplumsal yapısının etnik çeşitliliğine, heterodoks unsurlarına vurgu yaparak (modernliğin etkisini de hesaba katmak suretiyle) yekvücut bir yerlili-ğin imkansız olduğuna işaret etmekte, bu çeşitliliği hesaba katmayan bir yerlilik id¬diasının "bir cemaatin yerliliği" olmaktan öteye gidemeyeceğini belirtmektedir (Bora 1998: 52).Bu çözümlemeler ışığında, evrensellik iddiası taşıyan bir hareketin yerliliğin baskısından ve geriliminden kolay kurtulamayacağının işaretlerini Bora örneğinde açıkça gözlemlemiş bulunuyoruz. Bora "Yerliliğin Anlamı" başlığı ile yazısının de¬vamında psikanalitik çözümlemelerle yerlilik sorununa değinmektedir (Bora 1998:55)
Birikim dergisinin usta kalemlerinden Murat Belge" "yerlilik dosyası'ndaki "Hem Yerli Hem Evrensel" Başlıklı yazısında herhangi bir Avrupa (Batı) ülkesin-deyken "Buraya uygun kaçıyor muyum?" diye bir şey düşünmediği gibi, Türki¬ye'deyken de "-Ben buranın yerlisi miyim? diye bir şey sormayı aklına getirmediği¬ni, hiçbir yerin yabancısı olmadığını ve İspanya'da da Mısır'da da olsa durumun aynı olacağını ileri sürmektedir (Belge 1997: 83). Belge'nin kendi psikolojik dolayımından hareketle Yerlilik sorununun varlığına dair işaretler bulmaya çalışması ve bulamaması böyle bir sorunun varlığını yadsımak sonucuna gitmemizi haklı göstermez, kaldı ki bu sorun sadece empati ile cevaplandırılacak bir sorun değildir.
Yerlilik-evrensellik gerilimini, bilincin ürettiği ve büyüttüğü bir şey olarak düşünen Belge, son yirmi yıldır iki uç arasındaki gerilimin çeşitli nedenlerle arttığını belirtmektedir. Bunlar ağırlıkla, modernizm-postmodernizm kavramları çevresinde dönen kültürel tartışmaların etkisiyle son on yılın 'globalizasvon' tezlerinin ve onlara gösterilen ilginin de etken olduğu düşünülebilecek meselelerdir. Belge, her iki etkeni de dünya sisteminin uzantıları olarak nitelemektedir.
Belge; eski solun diyalektik karşıtlıktan ilham alarak her iki öğeyi de (evren-sellik-yerellik) uzlaşabilecek ve uzlaşması gereken eğilimler olarak karşıladığını dile getirdikten sonra, marksistlerin 'evrenselcilik' vurgusunda emperyalist hegemonya emelleri sezmelerinin içgüdüsel savunma refleksiyle de 'yerlilik/yerellik' bariyerini yükselttiklerini ve bunun sağlıksız bir şey olduğunu ileri sürer. Belge burada sağlık¬sız bulduğu içgüdüsel reflekse kendisinin de dahil olduğunu unutmaktadır. Çünkü söz konusu tartışmaları dünya sisteminin uzantıları olarak belirlemede de kendisi aynı tavrı göstermektedir.
Belge; yerlilik terimi etrafındaki tartışmalara bakışını ortaya koyar-ken: Yerlilik dolayısıyla anlatılan birçok şeyin otantikliğine inandığını, soyut bir en¬ternasyonalizm adına bunların çiğnenmemesi gerektiğini belirtir. Örneğin; Esperanto konuşmak gibi bir 'evrenselcilik' girişimini hayli hayali bulduğunu ve 'yerlilik' vur¬gusunu da çok anlamlı bulduğunu söylemektedir (Belge 1997:82).
Belge, yerlilikten ne anladığını açıklarken, geçmişte Türkiye'de özellikle iki 'muhafazakar' ya da 'reaksiyoner' yerlicilik türünün varlığından söz eder. Bunların daha 'Kemalist' olanının , burjuvazi ve proletarya gibi tarihi kategorilerin yalnız ba¬tı' ya özgü olduğunu ve Türkiye gerçeklerinin farklı olduğunu iddia ettiklerini ileri sürer. Bunların 'biz bize benzeriz' ve 'sınıfsız,imtiyazsız,kaynaşmış bir kitleyiz.' sloganlarına bir tür temel kazandırmaya çalıştıklarını ekler. Belge, bu anlayışa; Os¬manlı'nın Batı monarşilerinden farkını teslim ederek karşı çıkar, bunun Osmanlı'da da egemen sınıfların var olmadığını söylemekle aynı anlama gelmediğini düşünür. Egemen sınıfların varlığının evrensel olduğunu, fakat bu sınıfların isimlerinin ve özelliklerinin yerel olabileceğini vurgular (Belge 1997:82).
Türkiye'deki ikinci 'yerlicilik' türünü de 'milliyetçi-muhafazakar (mukadde¬satçı)' kesimin yerliciliği olarak saptayan Belge, bunların da 'Batı'nın kavramlarıyla Doğu'nun anlaşılamayacağını düşündüklerini söyler. Ona göre bu tutum toplumsal bilimin evrenselliğini reddetmek demektir. Bu anlayışın İslam dünyasında yaygın olduğunu söyleyen Belge; bu anlayışa, 'biz bize benzeriz' deyişinin bir başka dil ve terminoloji içinde görünümü olarak bakar. Buradaki fark 'benzeme'nin çerçevesinin daha dini ve kültürel olmasıdır (Belge 1997:83). Toplumsal bilimin, her düşünsel formasyon gibi farklı soyutlama ve genelle¬me düzeyleri bulunduğunu belirten Belge, bunların yerli yerinde kullanılmalarıyla dünyanın her yerinde geçerli olabileceklerini vurgular. Belge, daha ileri giderek Freud'un psikanalizminden ve Malinowski’nin Trobriand Adaları'ndaki yerliler üs¬tüne çalışmalarından örneklerle bunun mümkün olabileceğini göstermeye çalışır. Sonuçta Belge, yerli olanı anlamanın anahtarını 'evrensel' de görür (Belge 1997:85).
Belge'nin yerlilik düşüncesine ilişkin tezlerinin bir kısmına katılmak müm¬kün değil; çünkü, burada her şeyden önce özellikle Malinovski’nin araştırmalarına belirli atıfla ileri sürdüğü bir bölgeye has araştırma sonuçlarının, evrensel olabildikle¬ri önyargısının, günümüzde aynı yaygınlıkla paylaşıldığını görmüyoruz. Malinowski'nin ilkellere karşı beslediği nefrete varan duygularının araştırmasının nesnelliğine yönelik ciddi kuşkular doğmasına neden olduğu konusunda görüşler de vardır (bkz.; Atay 1996:221).
Belge'nin bilimsel araştırmalara olan itimadı, güveni bizlere pozitivizmin 'al¬tın çağı'nı hatırlatsa da; bilimin bu kadar da itimat edilecek bir işlevselliği bulunma¬dığı yönündeki postmodern meydan okumayı görmezden gelmektedir. Popper'le başlayan itiraz geleneği buna ilaveten Feyerabend gibi anarşist meydan okuma Bel¬ge'nin dikkatinden kaçmış olamaz. Bilimin 'altın çağı' olarak nitelendirilen poziti¬vizmin egemenliği dönemini, Feyerabend'in ve diğer anti bilimcilerin 'skolastik dö¬nem' olarak nitelendirdiği, her kalem ehlinin bildiği bir husustur.
Solun yıllardır kendisine yöneltilen 'kökü dışarıdalık' yaftalamalarını sadece 'iki grubun çığırtkanlığı" ve 'benzemezlik' takıntılarına indirgeyen açıklamaları Bel-ge'nin 'yerlilik' sorununun Türk düşüncesi ve siyasi tarihindeki önemini tam olarak değerlendiremediğini gösteriyor.
İlk dönem Birikiminin önemli özelliklerinden biri olan Batı'dan çevirilerin ve alıntıların önemli bir kısmında imzası bulunduğu bilinen Belge'nin ikinci dönem Birikim''inde etkinliğinin azalmasıyla Birikim 'in dil ve terminolojisinde geçirdiği önemli ve de yerli potansiyele uygun olumlu dönüşüm Taner Akçam'ın ifadelerinde bu gerekçe ile temellendirilir (Akçam 1997:68).
Daha da önemlisi Belge'nin yerlilik sorununu 'empati' kurmaya çalışarak anlamaya ve değerlendirmeye çalışması başlı başına bir ilgi konusudur.
"Yerlilik: Bir Zırh" başlıklı yazısında Birikim' in sürekli kalemlerinden biri olan İnsel; yerliliğin, faşizmin olgunluk döneminde, halk ve ulusun bir bütün teşkil etmeye başlarken bu bütünleşmiş kitleyi tüm evrenselci kozmopolitizmlere karşı ko¬ruyan bir zırh işlevi ile ortaya çıktığını söyler. İnsel'in burada, yerliliğin doğuş ge¬rekçelerini sosyalizmin varlığına karşı faşizmi bir koruyucu zırh olarak nitelendirme¬si akla Türk sağının her fırsatta birtakım toplumsal hareketlere 'dış mihrakların işi' diyerek tavır almasını getirmektedir. Komplocu bir tarzda İnsel; "yerliliğin, halkı-Lilusu zırhıyla kendisinden koruduğu düşmanı ise, "pazar ekonomisinin gelişmesiyle, sanayi devriminin etkisini en çok hissettirdiği ülkelerin başında gelen İtalya'da para¬doksal olarak cemaat arzusunu güçlendiren bir olgu olarak kapitalizmdi" (İnsel 1997:88) demektedir. Bu suretle bir diğer evrenselci, kozmopolitist anlayış olan sosyalizmi hedef olmaktan çıkartma çabası içinde olduğu düşünülebilir. Burada İnsel'in yerliliği ortaya çıkaran ana unsur olarak kapitalizm'in parça¬layıcı etkisini vurgulaması, yerlilik düşüncesine olumluluk yüklediği gibi bir sonuca götürülmemelidir, zira İnsel, yerlilik fikrine Faşizmin koruyucu bir zırhı olarak yak¬laşmaktadır.
Sonuç olarak,
Bu çalışmada, İçine doğduğu şartlardan soyutlanmış, kendi zamanının ve kendi mekanının ürünü olmayan insanın bulunmadığı gerçeğinden hareketle, evrensel iddiaları olan siyasal söylemlerin kendi özgül toplumsal bağlamlarında yer edinemeyecekleri ya da yabancı kalacakları düşüncesi temelinde Türk solunun yerlilik sorunu ele alınmıştır.
Türk solu, uzun bir dönem boyunca, kendisine yöneltilen 'kökü dışandalık", 'yabancılık' suçlamalarının beraberinde getirdiği bir yerli olma bu yere ait olma/olmama sorununu yaşamaktadır. Birikim dergisi çevresi özelinde yakın zamanlarda gündeme getirilen bu sancıların 'yeni bir solun' doğumunu müjdeleyen sancıların mı, yoksa ölümcül bir hastalığın işaretleri mi olduğu da, belirsizliğini koruyan, cevabı verilemeyen sorular olduğu görülmektedir.
Fakat yine de Türkiye'de sol düşünce açısından teslim edilmesi gereken bir tespitimiz var; bu da, Türkiye'de olmak veya orada bulunmanın orda olan her şeye evet demeyi gerektirmediğidir. Hatta evet denilecek hemen hiçbir şey olmamasına rağmen yaşanan yere sırt çevirmenin elbette onaylanacak bir tutum olmadığı açık.
Türkiye'ye duyulan sevgi ve nefretin sınırlarını belirleyerek, çizmenin saçmalığı bir tarafa, Türk solunun Türkiye içinde kendisine yöneltilen 'yabancılık' yaftalamasına gerçekçi bir açıklama yapmasının gerekleri de ortadadır. Bu çalışmamızda, Türkiye'de kökü sahici olan ve Türk toplumsal, siyasi, kültürel ve ekonomik gerçekliklerine yabancı kalmayan, yerli bir solun imkanlarını arayan bir düşünsel gelenek olarak Birikim'in bu konulardaki değerlendirmelerini örneklendirmeye ve yorumlamaya çalışırken, Türk solunun genel sorunlarını da belirlemeye çalıştık.
Çünkü, parçanın bütününden bağımsız olamayacağından hareketle, genel sorunların bir parçası olduğu belli olan yerlilik sorununun Türk solunun genel sorunları dikkate alınmadan değerlendirilemeyeceği de aşikardır.
Sonuç olarak,
Bu çalışmada, İçine doğduğu şartlardan soyutlanmış, kendi zamanının ve kendi mekanının ürünü olmayan insanın bulunmadığı gerçeğinden hareketle, evrensel iddiaları olan siyasal söylemlerin kendi özgül toplumsal bağlamlarında yer edinemeyecekleri ya da yabancı kalacakları düşüncesi temelinde Türk solunun yerlilik sorunu ele alınmıştır.
Türk solu, uzun bir dönem boyunca, kendisine yöneltilen 'kökü dışandalık", 'yabancılık' suçlamalarının beraberinde getirdiği bir yerli olma bu yere ait olma/olmama sorununu yaşamaktadır. Birikim dergisi çevresi özelinde yakın zamanlarda gündeme getirilen bu sancıların 'yeni bir solun' doğumunu müjdeleyen sancıların mı, yoksa ölümcül bir hastalığın işaretleri mi olduğu da, belirsizliğini koruyan, cevabı verilemeyen sorular olduğu görülmektedir.
Fakat yine de Türkiye'de sol düşünce açısından teslim edilmesi gereken bir tespitimiz var; bu da, Türkiye'de olmak veya orada bulunmanın orda olan her şeye evet demeyi gerektirmediğidir. Hatta evet denilecek hemen hiçbir şey olmamasına rağmen yaşanan yere sırt çevirmenin elbette onaylanacak bir tutum olmadığı açık.
Türkiye'ye duyulan sevgi ve nefretin sınırlarını belirleyerek, çizmenin saçmalığı bir tarafa, Türk solunun Türkiye içinde kendisine yöneltilen 'yabancılık' yaftalamasına gerçekçi bir açıklama yapmasının gerekleri de ortadadır. Bu çalışmamızda, Türkiye'de kökü sahici olan ve Türk toplumsal, siyasi, kültürel ve ekonomik gerçekliklerine yabancı kalmayan, yerli bir solun imkanlarını arayan bir düşünsel gelenek olarak Birikim'in bu konulardaki değerlendirmelerini örneklendirmeye ve yorumlamaya çalışırken, Türk solunun genel sorunlarını da belirlemeye çalıştık.
Çünkü, parçanın bütününden bağımsız olamayacağından hareketle, genel sorunların bir parçası olduğu belli olan yerlilik sorununun Türk solunun genel sorunları dikkate alınmadan değerlendirilemeyeceği de aşikardır.
KAYNAKÇA
AKÇAM, Taner (1997), "Birikim ya da Düşünmenin Özgür Alanı," Birikim Sayı
100, ss. 66-70.
AKTAY, Yasin (2000). "Sol, Metin, Tarih", Tezkire. Yıl 11. Sayı 26, ss. 202.
AKTAY, Y.; GÖKA, E. ve TOPÇUOĞLU, A (1996), Önce Söz Vardı Ankara: ss. 244-256. Vadi.
ALKAN, Ahmet. T (1991), "Türkiye'de Solun Zihni Donanım Problemleri Üzerine," Türkiye Günlüğü .Yaz. Sayı 15, ss. 57-60.
ATAY, Tayfun (1996), "Sol Antropolojide Yöntem Ve Etik Sorunu: Klasik Etnografiden Diyalojik Etnografiye Doğru": İnsan, Toplum, Bilim: 4. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi Bildirileri, Der. Kuvvet Lordoğlu. ss.221-241 İstanbul: Kavram
AYDIN, M ve ÖZENSEL, E (2002), "Tarihin Sonu mu?" Der. AYDIN, M. Ö-ZENSEL, E. ss. 22-50 3.baskı, Ankara: vadi.
BAKER, Ulus (1998), "Bir Aşındırma Denemesi", Birikim Sayı 111/112, İstanbul: ss. 41-46.
BELGE, Murat (1990), "Solda Birlik Çalışmaları ve Birikimcilik\ , Birikim Sayı 14, ss. 7-9.
BİLGİN, Vedat (1991), "Türkiye Sol'unun Toplumsal Özelliklen", Türkiye Günlü-
ğü. Sayı 15, ss. 77-81.
BİRKAN, Tuncay (1998), "Sol-Evin Reddi", Birikim. Sayı 111/112,, ss. 32-40. BORA, Tanıl (1998), "Sol ve Yerlilik Meselesi", Birikim. Sayı 111/112, ss. 47-55.
(2000), "Sol Politika Dili Üzerine Düşünceler", , Birikim'den
ÇİĞDEM, Ahmet (2001), Taşra Epiği, htanbul.Birikim
GÖKSU, Sadık (2000). "Sonradan Görenlerin Anlayamadığı Önceden Gören Dev: Dr. Hikmet Kıvılcımlı", DOĞU BATI. Yıl:3, sayı:l 1. ss.l 81-200.
GÜNAL, Asena (1998). "Otantik Olanı Aramak", Birikim. Sayı 111/112. ss. 109-113.
İNSEL, Ahmet (1997), "Kısmi ve Öznel Bir Değerlendirme", Birikim. Sayı 100. ss.46-49. (1998), "Yerlilik Bir Zırh", Birikim, sayı. 111/112. Temmuz/Ağustos, İstanbul, ss. 88-89
LAÇINER, Ömer (1989). "Yeniden Sosyalizm ve Sosyalizm" de Devrim", Birikim. 1.Sayı, İstanbul: ss. 19-32.(1990), "Yeni Bir Sosyalizmin Geleneğini Nerede Aramalıyız?"Birikim. Sayı 14. ss. 10-18.
LAÇİNER. Ömer ve BELGE, Murat (1997). "Sosyalist Eylem Kendi Amacına İçrek Olmalı", Birikim Sayı 100. ss. 33-46.
ROBERTSON, Ronald (1998), "Glokalleşme: Zaman-Mekan ve Homojenlik-Heterojenlik", Postmodernizm ve İslam, Küreselleşme ve Oryantalizm.
der. A. Topçuoğlu, Y. Aktay, 1. Baskı, Ankara: ss. 113-139. Vadi.
SARICA, Murat (1993), 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, 6. Baskı, ss. 129-165. İstanbul: Gerçek
ÜNSAL, Süha. (1998), "Neden Onların Oksidentalistleri Yok?", Birikim. Sayı 111/112, ss. 56-69
Not:Bu yazı Hece Dergisinin YERLİLİK özel dosyasında 2010 da yayımlanmıştır. |
| Eklenme Tarihi: 17.06.2010 |
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|