Anasayfam Yap    Sık Kullanılanlara Ekle  

 ANASAYFA
  Şiirlerim
  Denemelerim
  Anılarım
  Din Sosyolojisi
  Spor Yorumlarım
  Siyaset/sosyalbilim Analizlerim
  Eğitim Yazılarım
  Kitap Tanıtım/Kitap Okuma Kılavuzu
  Polemik Yazılarım
  Mizah/Özlü Sözler
  Sizden Gelenler(İncelemeleriniz,Şiirleriniz)
  Mektuplar
  M.Veysel Karataş'tan Siyaset Bilim Analizleri
  Tartışma Platformu
  Okur Yorumları
  İlginç Kişilik Tahlilleri ve Testler
  Servet Kızılay'dan Analizler
  Mehmet Yöndem Şiirleri
  Prof.Dr.Yasin Aktay
  Ahmet Turhan'dan denemeler
  Yayımlanan Çalışmalarım
  İbrahim Aktay
  Betül Aktay
  etkinlik haberleri
 

[Tüm Duyurular] 

sosyoloji çalıştayı  Sakarya Üniversitesi Sosyoloji bölümünün düzenlediği ulusal sosyoloji Çalıştayı 07 Kasım Cumartesi günü Sapancada yapılacaktır / 05.11.2009
kısa duyurular  kısa duyurular burada.. / 19.06.2009
 
betül aktay :  canım abim daha güzel olabilirdi ama yinede tebrikler
 
neriman :  teşekkr ederm hocam paragraftaki ayrıntıları görmek için çok ii..
 
Enis DOĞRUSEVER-SAKARYA :  Beşte haftayım(devre) onda biter,deyimini atlamışsınız,bu haftayım lafını yıllar sonra Half time ın dilimize çevrildiğini anlayacaktım harika bir yazı
 

[Tüm Resimler] 

[Tüm Siteler] 

  Tophane haber
  Şairler Birliği
  vadi yayınları
  yasin aktay
  Fikir Yorum
Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin sonucu: Okul okumaya hükümlü olmak
Tartışmalarının yeniden alevlendiği ve kurumlar arası mutabakata havale edilen, edildikçe de daha çok kronikleşen bir sorun olarak katsayı sorunu ilgili olduğu sınavla ve büyüttüğü dershanecilik sektörüyle artık “Kıbrıs sorunu çözülecek mi, AB ye girebilecek miyiz, bizi türbanla alırlar mı, kürt sorunu diye bir sorun var mı, ne olacak bu Türkiye’nin hali?” Gibi ömürlük paradokslarımız arasına katıldı en sonunda…

Her yıl elekten geçirilerek seçilmeye çalışılan öğrencileriyle eğitim sistemimiz bir sınav keşmekeşine teslim olmuş durumdadır. Yıllardır öğrencilerin maruz bırakıldığı bu yarışçı, rekabetçi mantık nedeniyle eğitim sistemine yöneltilen eleştirilerin ya da muhalefetin odak noktasını, sınav trafiğinin yoğunluğu, okullara rağbetin azalması ve dershanecilik sektörünün bir ticari müessese mantığı ile fırsat kollayıcı tacirlerin elinde büyük bir endüstriye dönüşmesidir.

Bu nokta merkezinde dershaneciliğe ve dershanecilere cephe açan yayınlar, yorumlar ve öneriler eşliğinde adeta bir linç faaliyeti yürütülmekte en son Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın da onaylayarak dahil olduğu bir “sınavlar azaltılsın” kampanyasına dönüştüğü görülmektedir.

Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in öğrencileri dershanelerden ve sınavlardan koruma ve okullara daha bağımlı öğrenci okutmayı amaçlayan sistem revizyonu OKS’yi kaldıran yerine her sene yapılacak bir SBS yi koyan ve söz konusu amaca ters düşen garip bir uygulamayı daha başlatmıştır.

Ülkemiz kamuoyunu yıllardır meşgul eden ÖSS, OKS gibi sınavların eğitim sistemine verdiği zararlardan yola çıkarak dershaneciliği lanetleyen ve sorunun odak noktasına bunu yerleştiren bu çabalar ve eleştirilerin ıskaladığı en önemli nokta dershaneciliğin bir sebep olmaktan çok bir sonuç olduğudur.

Eğitim sisteminin gerek müfredatı, gerekse öğretmen- eğitmen- idareci kalitesi ile ilgili eksikliklerin veya Milli Eğitim Bakanlığının bünyesindeki imkanların yeterince kullanılmamasının, eğitici potansiyelini yeterince değerlendirememenin zaafiyeti ya da fiziksel imkanlar açısından okullar ve bölgeler arasındaki adaletsiz yapılanmaların bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ihtiyaç duyulan bir olgu olarak dershaneciliğin eğitim sistemine hep olumsuz sonuçlar getirdiği düşüncesi ile beslenerek yöneltilen eleştiriler sorunun gerçekçi bir analizini yapma fırsatını elden kaçırtıyor. Bu yüzden de dershaneciliğin ülke eğitimine katkıları ıskalanmakta ve olumsallıkla değerlendirilememektedir.

Ezberci bir mantıkla yaklaşılan konu, bazı ideolojik (özellikle sol) retoriklere, sloganlara teslim edilerek dershaneciliğin gerçekte var olan işlevsel yönünün üstünün örtülmesine ve dershaneciliğe var olan tüm sorunların kaynağı ya da “günah keçisi” olma gibi konumlar biçilmesine neden olmaktadır.

Dershanelere her yıl milyonla ifade edilen sayıda öğrencinin gittiği ve bu öğrencilerin alternatif bir eğitim anlayışı ile hazırlanarak üniversiteye ya da seçkin liselere seçilerek gitmenin ayrıcalığını yaşamak için velileri tarafından adeta itilerek gönderildiği düşünüldüğünde dershaneciliğin özellikle sosyolojik panoramasının bu kadar ucuz bir retoriğe feda edilmemesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Dershaneciliği sadece sınavlara hazırlayan kurumlar olarak düşünmek doğru mudur?
Maalesef bu konuda olumsal bir bakış açısı ile dershanelere yaklaşıma rastlanmamaktadır.

Oysaki dershaneler, öğrencilerin gerek ÖSS gerekse OKS için hazırlığında sadece sınava hazırlama işlevine sahip değildir. Ayrıca ezberci bir mantık ve alışıldık bir söylemle ifade edildiği gibi de çoktan seçmeli soru mantığının egemen olduğu eğitim kurumları da değildir. Okula katkı anlamında olsun temel bilgilerin edinilmesi, kişisel gelişim imkanları ve sosyalleşme mekanları olmaları anlamında pek çok fonksiyonu ihtiva eden bu kurumlarda olan biteni sadece sınav hizmetleri ile değerlendirmek yanılgının temelini oluşturmaktadır.

Dershanelere yönelen yüz binlerce öğrencinin gerek en karmaşık dönemleri olan ergenlik gerekse geleceklerini tayin edecek bir kaygı sürecinin içindeki motivasyon durumları, içinde yaşadıkları toplumsal siyasi dini ekonomik olguların eşliğinde birer insan olarak bu kurumlara yöneldikleri gerçeği ihmal edilmektedir.

Tam da bu noktada, onları karşılayan özel eğitim kurumları (dershaneler), tüm yapılanmalarıyla; öğretmen, rehberlik ve idari personeli ile Milli Eğitim Bakanlığının bünyesindeki personellerle yapamadığını yapmaya çalışan bir role bürünmektedir.

Boşanmış aile çocukları, ekonomik sorunları olan, a-sosyal, özgüven eksikliği olan, şiddete eğilimli, genel kültür düzeyi yanında temel bilgilerden yoksun olarak, ders çalışmasını bile bilmeyen, milli eğitim bünyesindeki okullarda bu eksikliklerini kapatacak imkanlara sahip olmamış ya da kendisine bu imkanlar sunulmamış, yetişkin bir insan muamelesi görmemiş ama hasbel kader geldikleri dershanelerde kendilerine insanca muamele edilen, az öğrencili ve birebir eğitimin imkanlarından yararlanacağı sınıflarda ve kendilerini ifade etme fırsatı buldukları derslik ve öğretmenler yanında bir sene içinde davranış bozukluklarını en minimum düzeye ulaştıran bir kişisel gelişim serüveni yaşadıkları gerçeği yadsınmaktadır.
Dershanecilik sektörü içinde dirsek çürüten öğretmenlerin, profesyonelce ve bu sektörde tutunabilmek için gösterdikleri özverinin bu serüvenlere katkısı inkar edilemez.

Milli Eğitim bünyesinde çalışan personelin bu özveriyi idealist değilse neden göstermesi gerektiği ayrı bir tartışma konusudur. Ayrıca milli eğitim bünyesinde yıllardır oturtulmaya çalışılan rehberlik sistemi yine bu özveri eksikliğinden dolayı işlevsel olamamakta ama dershanecilik sektöründe rehberlik servisleri adeta öğrencilerin ikinci bir evi veya ailesi işlevini görmektedir.

Dershanecilik sektörünün kazanımları ya da işlevleri bunlarla sınırlı değil her yıl kapı önünde yığılan on binlerce öğretmen adayına istihdam olanakları sunan bu sektörün bacasız bir sanayi gibi ülke ekonomisine kattığı değer milyar dolarlarla ifade edilebilir. Ayrıca bu istihdamın dershanecilik sektörü olmadığında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından nasıl sağlanacağı bir muammadır. Her yıl sınavlar için harcanan bütçeyi dillerine dolayanlar bu bütçenin ülke ekonomisine tekrar geri dönüşümünü doğru ve gerçekçi bir bakışla hesaplamamaktadır.

Dershanecilik Sektörünü büyütenler

Dershanecilik sektörünün büyümesine dudak bükerek ve bu memnuniyetsizliklerini sıklıkla telaffuz edenlerin aslında eleştirilerini ülke gençliğinin önünden sekiz yıllık eğitim projesi ile bir meslek sahibi olma fırsatını alanlara ya da meslek liselilere uyguladıkları adaletsiz katsayı uygulamalarıyla öğrencilere artık üniversiteye kadar yol almaktan başka çare bırakmayarak üniversite kapılarında yığanlara yöneltmeliler.
Çünkü bu durumda artık okumaya istidadı olanla olmayanın birlikte zorunlu bir eğitim sürecine tabi tutuldukları ve gerçekte okumaya potansiyeli olmayan pek çok öğrencinin bu yolda kahır dolu bir serüvene kurban edildikleri görülüyor.

Eskiden okul okuma istidadı olmayan öğrencilerin okul okumama ya da bir meslek edinme özgürlüğü varken artık okumaya hüküm giymiş bir öğrenci kitlesi vardır. Bu öğrencilere yapılan okul yatırımları maddi manevi anlamda ailelere de büyük bir sorun potansiyeli üretmekte, kaçıncı kez kazanamayan bir öğrencinin gurur intiharı ile üçüncü sayfa manşetleri doldurulmaktadır.

Burada kendisine okumaktan başka bir seçenek sunulmamış ülke öğrencilerinin sınırlı bir istihdam olanağına sahip üniversitelere yerleştirilmeleri için gerekli olan bir seçmeye elemeye dayalı bir sınava sokulmaları zaten bir zorunluluktur ve bu durum anılan sebeplerin bir sonucudur. Bu yüzden sınava yönelen eleştirilerin gerçekte sınavı zorunlu hale getiren eğitim yapılanmasına yönelmesi gerektiği kaçınılmazdır.

AOÖBP, bir sabıka kaydı mıdır bir imtiyaz belgesi mi?

Burada eleştirilmesi gereken durum sınavların ya da dershanelerin varlığı değildir. Eleştirinin odak noktası eğitim sistemini dizayn edenlerin sınav içerikleri ya da müfredata ve istihdama ilişkin politikalarıdır ve bünyelerinde bulundurdukları personeli verimli çalıştırmada ya da elde tuttukları fiziksel imkanları kullanmadaki beceriksizlikleridir. Ya da sınavda öğrencileri birbirlerinden adaletsiz bir biçimde farklı imkanlarla sınava hazırlayan uygulamalara örneğin, katsayı anlayışına yöneltilmeli eleştiriler. Ya da OÖBP gibi öğrencilerin, girdikleri her sınavı geçmişlerinin cezasını sürekli ödeyecekleri ağır bir bedele, peşlerinden bir heyula bir sabıka kaydı gibi dolaşan bir kabusa dönüştüren garipliğe ya da bu uygulamayla avantajlı olanların da sürekli geçmişleri ödüllendirilen milli eğitimin endülüjansını yanlarında taşıyan seçilmişler olarak sınava girmelerine neden olanlara yöneltilmeli bu eleştiriler.

Aslında kazanımları ve bu noktalardaki başarılarıyla özel eğitim kurumlarının milli eğitim bakanlığının bünyesinde eğitim sistemimizin ileriye taşınmasında verilecek destek ve sağlanacak imkanlarla daha işlevsel hale getirilmesi mümkünken konuyu “özel sektör düşmanlığı” çerçevesinden yaklaşarak sığlaştıranlar bu anlayışlarıyla verimli bir alan olan bu topraklarda da çorak bir ülke yaratma peşindedirler. Bu sektörde başarıları artık kanıksanmış ve sistematik hale gelmiş bu özel eğitim kurumlarının devletin sağlayacağı destekler veya teşviklerle önlerinin açılması gereği ortadadır. Bu kurumların kolejlere veya üniversitelere, bilim-kültür-sanat merkezlerine dönüştürülmeleri ve işlevlerinin daha da artırılabilmeleri sağlanmalıdır.

Böylece üniversitelerin önünde kontenjan bekleyen yığılmaların ve milli eğitim bakanlığından atama bekleyen binlerce öğretmenin istihdam sorununun önüne geçilebilir belki de.

Dershaneler mi okullara okullar mı dershanelere bağlanmalı?

Dershaneleri okullara bağlamalı diyenler anılan tüm bu gerçekleri ıskalamaktadır. Çünkü okullarda becerilemeyen, başarılamayan pek çok hususun dershanecilikte sorun olmaması, örneğin, öğrencilerin sosyalleştirilmeleri ve onların üniversitede kendilerine gerekli olan bir birey profili kazandırılarak hazırlanmaları dershanecilik sektöründe başarıyla gerçekleşmektedir. Gerçekte bu işlevi yerine getirmesi gereken milli eğitim bakanlığı bünyesindeki okulların yapamadığını yapmakla dershanecilik, adeta milli eğitimin yamalı bohçası işlevi ile değerlendiriliyorsa bu suç dershanelerin midir, eğitim sistemini bu şekilde örgütleyenlerin midir? Ne dersiniz, dershaneleri mi okullara; okulları mı dershanelere bağlamalı acaba?
Eklenme Tarihi: 18.02.2010

 
 

SİZİN YORUMLARINIZ

 25 / 217 / 273.195  

AJANS56.COM