VEYSEL KARATAŞ
Sistemin az çok nasıl işlediğini bilen biri için katsayı ile ilgili davanın, Kafka’nın davasını aratmayacağını tahmin etmek zor değildi. CHP, meslek liselerine yönelik kat sayı uygulamasını Danıştay’a havale etmekle, milyonlarca genci bürokrasinin karanlık dehlizlerine gönderdi ve orayı mülk tutan ahtapotun kollarına teslim etti. Daha önce “Muhalefetin Dayanılmaz Hafifliği” yazısında söylediğimiz gibi, bu dosya adliye koridorlarında masa masa gezip bir netice elde edilene kadar, bu gençlerin esamisi dahi okunmayacaktır.
Kafka’nın, o ünlü “Dava” romanını okuduğum zaman doğrusu pek de etkilenmemiştim. “Dava”yı, bu kadar önemli kılan nedir sorusunu sormuştum kendime. Romanın teknik yönünü bilmem. O yüzden, eğer başarılı bir yapıt olmasının sırrı oradaysa bir şey diyemem. İşin o yönüyle edebiyatçılar ilgilenir.
Bu yazıda “Dava” romanın konusuyla, kat sayı meselesinin benzerliğine dikkat çekmek ve bu dava bağlamında edebiyat sosyolojisi açısından Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” romanıyla kısa bir karşılaştırmasını yapmaya gayret edeceğiz.
Kafka, belki de henüz bizim toplum olarak yüzleşmediğimiz problemleri konu aldığından, belki de bireysel olarak benzeri sıkıntıları yaşamamamızdan kaynaklanan sebeplerden ötürü anlaşılamamıştır. Ya da ben anlayamamışımdır. Bu çok garipsenecek bir hadise değildir. Modern hayatın, bu modernliğin simge şehirlerinde yaşayan yazarlarca dile getirilen sıkıntıları, Siirt’e yaşayan bir birey için çok da anlamlı olmayabilir. Asfaltın gelmesi, su şebekesinin döşenmesi vaadiyle bir partiye oy veren biri, gökdelenlerin ve metronun yol açtığı anomiyi ne derece anlayabileceği tartışmalıdır.
Biz, daha çok Fakir Baykurt’un, köy romanlarında işlediği konularla cedelleşip duruyorduk. “Karataş” köyünde yaşlı Irazca’nın, oğlu “Kara Bayram” ile gelini Haçça’nın, Deli Haceli ve Haceli’nin karısı Fatma’nın, davası “Kafka”nın “Dava”sından daha çekiciydi bizim için.
Aslında sorunun özü tam da burada. Sistemin de anlayamadığı/anlamak istemediği budur. Daha düne kadar Muhtarla meselelerini çözmeye çalışan Anadolu köylüsü, davalarında en fazla kaymakamın yolunu kesip sorunlarını şifahen aktarabilme cesareti gösterebiliyorken veya dava açmayla tehdit edebiliyorken, şimdi kalkmış koskoca Danıştay’ın kararlarına kafa tutabiliyor, alaycı bir üslupla eleştiriyor, bunun eşitliğe aykırı olduğunu ve hukukun hiçbir ilkesiyle bağdaşmadığını sorguluyor.
Bunu yapanda, Haceli’nin kazdığı temeli dolduran Irazca’nın, ikinci nesilden çocukları. Anaları, babaları en fazla çalınan kuzuyla, tarlanın sınırlarına tecavüz edilmesiyle, evlerinin önünün kapatılmasından kaynaklanan sorunlarla ilgiliydiler. Oysa şimdi kalkmış Haceli’nin yerine, hadlerini aşarak bürokratik oligarşinin temellerini doldurmaya cüret ediyorlar.
Söz konusu Danıştay kararını, (tavrını desek daha uygun olur) Baykurt’un romanlarından hareketle analiz edemeyiz. Konu artık daha çok Kafka’yı ilgilendiriyor. Doğrusunu söylemek gerekirse davamızın seyrinin Baykurt’un realist köy romanlarından, Kafka’nın romanlarındaki egzistansiyal boyuta sıçramasının övünülecek, sevinilecek bir tarafı yok. Aksine daha ciddi sıkıntılar doğuruyor. Şimdilerde Milyonlarca Josef K. İle ortada kalmak üzereyiz.
Eserlerinde sık sık bürokrasiyi, insanın yalnızlığını, güçsüzlüğünü ve boyun eğmişliğini ele alan Kafka, genel olarak “Dava” romanında da bu konu üzerinde yoğunlaşır. Romanının kahramanı K. Bir sabah “ansızın tutuklandığını; ama normal yaşamına devam edebileceğini öğrenir. K., neyle suçlandığı bildirilmediği için önce bunu bir şaka sansa da, kısa sürede durumun ciddiyetini kavrar. Ancak ne mahkemeye çıkarılır ne de savcılarla görüşebilir. Çalıştığı bankada, kaldığı pansiyonda, gittiği yerlerde herkes, anlaşılmaz bir biçimde bu davadan haberdardır. Kaderin bir tür oyunuyla sürüklenir durur, savunma gücü yoktur, bir hiçtir o. Yavaş yavaş bir saplantı haline getirdiği davasıyla arasında hiçbir aracı bulunmadığını, kaçınılmaz bir biçimde bu davanın tam merkezinde kendisinin yer aldığını anladığında ise, cezasını beklemeye başlar. (1) ”Aslında ortada gerçek bir dava da yoktur…” (2)
Üniversite sınavına girecek olan yüz binlerce genç ile K’nın haleti ruhiyesi arasında en ufak bir farklılık yok. Çünkü davalarının konusu aynı, işleyiş biçimi aynı… Onlar da herkesin konuştuğu ve tam da merkezinde yer aldıkları bu davada savunmasız durumdadırlar. Ne mahkeme ne savcı ne de savunma. Hayatlarıyla üzerine oynanan bu oyunda sürüklenip duruyorlar. Hepsi normal yaşantısına devam ediyor. Okula gidiyor, dershaneye gidiyor, bir yandan da belirsizliğin ağır stersi altında yaşamlarını devam ettiriyorlar. Milyonlarca gencin saçma sapan bir davanın nesnesi olarak ortada kalmasını kimsenin umursadığı yok… (3)
Karataş köyünde oğlu Kara Bayram, gelini Haçça ve torunları Ahmet ve Şerife ile yaşayan Irazca'nın, kayıp kuzusundan, köy içerisindeki hiyerarşiye, Muhtar ve Haceali’ye başkaldırışından, Josef K’nın bürokratik mekanizmanın kasvetli bunalımlarına doğru evirlmekteyiz.
Baykurt’un, romanında vakanın geçtiği tarih Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllardır. Kafka’nın romanına ya da yazımıza konu olan ikinci nesil ise Ak Parti’nin iktidarda olduğu yıllara denk geliyor. Aradaki nesli soracak olursanız, onlar şehre ilk gelenlerdir. Temizlikçi, hamal, inşat ustalarıydı onlar. Onları romanlardan çok Yeşilçam filmlerinden tanırsınız. “Bu şehirler sizin saflığınızı bozar, köyünüze dönün o mutlu yuvanıza” propagandalarının işlediği dönemler anlayacağınız neneleri köylü, anneleri temizlikçi, kendilerinin gözü yüksekte yeni kuşağın başa bela olmaması için imkânlar seferber ediliyor. Her kesin gözü önünde milyonlarca gencin hayatına kast ediliyor.
Sonuç olarak, yaşadığımız yeri tahammül edilebilir kılan orada adaletin, hukukun olmasıdır. Hukuku açık bir şekilde suiistimal eden, oyuncağa dönüştüren bir sistem, yeryüzü cennetti de vaat etse neticede yükselen pis kokuları bastıramaz. Bu aynen çöple dolu bir sarayın kokusunu bastırmak için pahalı parfüm şişelerini boca etmek gibidir. (4)
Adaletin hakikaten de mülkün temeli olduğu hakikatini kavrayamayan hukukçulara ne yazık…
...
(1) Vikipedia
(2) Kafka'nın burada anlatmak istediği Bay K. zaten yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmış; fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamış olmasıdır. Ancak yazıda konunun o yönüyle ilgilenmediğimizi belirtmek isterim.
(3) Bir gün YÖK’ü takdir edeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Yine de kurum olarak takdir edilecek bir tarafının olmadığını YÖK’ün değerli Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın benden daha bildiğinden eminim. Konuyla ilgili olarak öğrencilere verebildiğimiz tek teselli YÖK Başkanı’nın bu sorunu bir şekilde halledeceğiz sözüdür.
(4) Daha önce Danıştay’a katsayının iptali için açılan davalarda, Danıştay yetkinin YÖK’te olduğu gerekçesiyle reddeder ancak aynı Danıştay bu kez YÖK’ün… (Neler saçmalıyoruz? Yazıklar olsun diye bağlamıştık sözü)
|