Anasayfam Yap    Sık Kullanılanlara Ekle  

 ANASAYFA
  Şiirlerim
  Denemelerim
  Anılarım
  Din Sosyolojisi
  Spor Yorumlarım
  Siyaset/sosyalbilim Analizlerim
  Eğitim Yazılarım
  Kitap Tanıtım/Kitap Okuma Kılavuzu
  Polemik Yazılarım
  Mizah/Özlü Sözler
  Sizden Gelenler(İncelemeleriniz,Şiirleriniz)
  Mektuplar
  M.Veysel Karataş'tan Siyaset Bilim Analizleri
  Tartışma Platformu
  Okur Yorumları
  İlginç Kişilik Tahlilleri ve Testler
  Servet Kızılay'dan Analizler
  Mehmet Yöndem Şiirleri
  Prof.Dr.Yasin Aktay
  Ahmet Turhan'dan denemeler
  Yayımlanan Çalışmalarım
  İbrahim Aktay
  Betül Aktay
  etkinlik haberleri
 

[Tüm Duyurular] 

sosyoloji çalıştayı  Sakarya Üniversitesi Sosyoloji bölümünün düzenlediği ulusal sosyoloji Çalıştayı 07 Kasım Cumartesi günü Sapancada yapılacaktır / 05.11.2009
kısa duyurular  kısa duyurular burada.. / 19.06.2009
 
betül aktay :  canım abim daha güzel olabilirdi ama yinede tebrikler
 
neriman :  teşekkr ederm hocam paragraftaki ayrıntıları görmek için çok ii..
 
Enis DOĞRUSEVER-SAKARYA :  Beşte haftayım(devre) onda biter,deyimini atlamışsınız,bu haftayım lafını yıllar sonra Half time ın dilimize çevrildiğini anlayacaktım harika bir yazı
 

[Tüm Resimler] 

[Tüm Siteler] 

  Tophane haber
  Şairler Birliği
  vadi yayınları
  yasin aktay
  Fikir Yorum
Kültürel Değişimin Kültürel Değerlere Etkisi
1.Bölüm:

1.1-KÜLTÜREL DEĞERLER VE DEĞİŞİM

Kültür, çok sayıda anlama sahip bir sözcüktür. Botanikten sosyal ve beşerî bilimler alanına dek uzanan geniş kapsamlı anlamlar içerir. Onun için günümüzde herkesi doyuran biçimde kültürü tek bir kalıpta tanımlamak oldukça güçtür. Kültürle ilgilenen bilim adamlarının bu tanımlamada sürekli yeni girişimlerde bulunmaları bu zorluğun göstergesidir. Kültür kavramının tanımlanmasındaki güçlüklere nedenleriyle birlikte değinen Şener’in Lawrance Lowell’in bu belirsizliğe ilişkin hayret cümlelerini aktarırken örneklediği anekdot oldukça dikkat çekicidir. Buna göre Lowell kültür kavramını kaypak bir kavram olarak nitelendirir.(Şener,2009,102) Bilim sürekli bir gelişim içinde olduğu için her terim gibi “kültür” de zamanla kullanılmakta olduğu bilim alanında yeni tanımlara kavuşmaktadır. Bu nedenle kültürü, sosyal ve beşeri bilimler alanıyla sınırlı tutmamız daha doğrudur.

Bilindiği gibi kültür, Türkçe’ye Fransızca’daki “Cultura” kelimesinden geçmiştir. Bir zamanlar dilimizde Ziya Gökalp’in vurgulayarak kullandığı “hars” kelimesiyle ifade edilmiştir. Daha sonra ise bu kelime “kültür” olarak kullanılır hale gelmiştir. Gökalp’in bu noktaya, şu görüşlerinden hareketle vardığı anlaşılmaktadır. “Bir medeniyet müteaddit milletlerin müşterek malıdır. Çünkü her medeniyeti, sahipleri olan müteaddit milletler, müşterek bir hayat yaşayarak vücuda getirmişlerdir. Bu sebeple her medeniyet, mutlaka, beynelmileldir. Fakat her medeniyetin, her millette aldığı hususî şekilleri vardır ki, bunlara (hars-kültür) adı verilir.” (Turhan, 1994, 36).


Kültürün sınıflandırılmasında katı ve sert çizgilerin olamayacağı gerçeğinden dolayı kültürün, hangi açıdan ele alınırsa alınsın bu gruplandırmaların birbirleriyle alışverişleri ve etkileşimleri olacağı söylenebilir. Kültür alışverişleri beraberinde kültür değişimini de getirmektedir. Doğal olarak kültür her nesilde bir takım değişmelere uğrar; çünkü her nesil kendi hayat tecrübesiyle eskilerden işe yaramayan bazı şeyleri atar, kendi yeni bulduklarını kültüre katar ve bu sayede toplumda ilerlemeler sağlanabilir.

En ilkel kabileler düzeyinde bile kültürlerinde değişiklik olmayan bir toplumun varlığı düşünülemez. Bu değişimler daha çok başka kültürlerle temas sonucunda ortaya çıkmaktadır. Böyle durumlarda; toplumun siyasi yapısında, idari müesseselerinde ve toprağa yerleşme ve iskan biçiminde, inanç ve kanaatlerinde eğitim mekanizmasında, kanunlarında, maddî araç ve gereçlerinde ve bunların kullanılmasında, sosyo-ekonomik açıdan tüketim maddelerinde bir takım değişiklikler meydana gelir.

Kültür değişmeleri Mümtaz Turhan’a göre iki şekilde olmaktadır. Bunlardan biri serbest; diğeri zorunlu kültür değişimidir. Serbest kültür değişimi, toplumların birbirleriyle olan ilişkilerinde kendiliklerinden yaptıkları kültür alışverişleridir. Zorunlu ve güdümlü kültür değişiminde ise, aynı kültüre sahip sosyal gruplardan biri, kendi kültürünü veya onun belli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini etkilemeye çalışmasıdır. İdarî bir nüfuz ve iktidara sahip bir zümre, yabancı bir kültürü veya bunun belli bazı bölümlerini toplum çoğunluğunun arzusunun tersine kendi toplumuna zorla kabul ettirme girişimleri güdümlü bir kültür değişimidir.
Erinç, bu tarz değişmelerin, daha çok bir toplumun herhangi bir biçimde -devrim, savaş, ihtilal gibi- yenilgisiyle sonuçlanan durumlarda görüldüğünü söyler. (Erinç, 1995, 50-51).

Kültür değişmesinin, hem kaçınılmaz hem de gerekli bir olgu olduğu artık bilinmektedir. Ancak bunun sonuçları, her zaman istendiği gibi olmamıştır. Zaten çoğu kez bir değişikliği benimseyen kimseler, bunun daha ileride ne gibi değişmelere yol açacağını kendileri de hesaplayamazlar. Değişmenin kendiliğinden veya zorla olması farklı sonuçlar doğurur. Serbest kültür değişmeleri veya zorunlu kültür değişmelerinin bir bütün olarak ele alınması gerektiği ortadadır. Bu gereklilik zaman zaman farklı ifadelerle dile getirilmiştir. “Bizim için kültür değişmelerinin tetkikini zaruri kılan son bir sebep de, memleketimizin iki buçuk asra yakın bir zamandan beri bu muazzam içtimai proses içinde bilfiil bulunmasıdır. Bundan dolayı bu zaman zarfında kültür değişmelerinin hangi safhasına vardığımızı, onun bize neler kazandırıp neler kaybettirdiğini; bu hususta ne kadar başarılı olduğumuzu; nerelerde, neden ve nasıl bocaladığımızı; bütün bunların nedenlerini, sosyal-psikolojiye ait saiklerini bilmemiz, onları dünyanın diğer kısımlarında meydana gelen değişmelerinin sonuçlarıyla karşılaştırmamız, gelecekteki gelişimimiz hesabına inkâr edilmez bir değer taşımaktadır (Turhan, 1994, 32).




1.2-Kültür Değişimi:Cumhuriyet sonrası güdümlü (zorunlu) kültür değişimi

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Yeni bir toplum modeli yaratmak ve bu toplumu ortak dil, tarih, davranış ve uslamlama homojenitesine sahip kılma ve bu sahip olunan yeni değerleri yeni nesillere aktaracak bir bilinç düzeyi geliştirmek için dinde siyasette ekonomide; sağlık ve hukuk alanında birtakım tepeden inmeci elitist ve jakoben bir uygulamalar dizisi hayata geçirilmiştir. Adeta bir toplum mühendisliği şeklinde işleyen bu yeniden kültürleştirme uygulamaları Atatürk inkılaplarının vazgeçilmez nüvelerini oluşturmuştur.

‘Atatürk inkılabının ise değişmez iki prensibi vardı: milliyetçilik ve medeniyetcilik.
Bugüne kadar gerçekleşmiş hiçbir inkılap hareketi yoktur ki, bu iki kaynaktan fışkırmamış
olsun. Medeniyetçilik, kökü bizi Avrupa ve Garb metoduna, düşüncesine ve muaşeretine
bağlar. Milliyetçilik kökü ise, bizi Orta-Asya ve Ģark menşe’lerimize, tarihimize ve dil
birliğimize götürür’(Safa,1990;91). Diyen Safa bu değişimin amaçladıklarını özetler.

Ülkemizdeki Kültür değerlerindeki değişimin bu yönlerinin Mümtaz Turhan’ın tasnifiyle ele alındığında mecburi veya zoraki istikamette olan iki yöne doğru yapıldığı görülmüştür. Bu iki yön; gerek milliyetçilik cereyanının gerekse medeniyet değişimi talebinin etkisi ile belirlenmiştir.

A- Milliyetçilikten Doğan inkılap Hareketleri

Bu inkılap hareketleri ile Türk Milli kimliğinin inşası hedeflenmiştir. Bu amaca yönelik olarak da sırasıyla şu uygulamalar hayata geçirilmiştir:

1-Milli hakimiyetin tesisi ve Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu.
2-Saltanatın ve Hilafetin Kaldırılması.
3-Milli Ekonomi, büyük istihsal ve endüstrinin millileşmesi, yerli malların
yaygınlaştırılması, milli kredi hareketleri ve bankacılık.
4-Osmanlı çerçevesinden çıkarılan Türk tarihinin Orta Asya’daki yataklarına kadar
genişletilmesi.
5-Türk dilinde Güneş-Dil teorisine kadar giden bir kendi kendini bulma ve tasfiye
hareketi. Öz Türkçe soyadları kanunu.
6-Kur’an’ın tercüme ettirilmesi ve ezanın Türkçeleştirilmesi.




B- Medeniyetçilikten Doğma inkılap Hareketleri

Yeni bir medeniyeti kabulü öngören ve milleti bu yönde ehlileştirmeyi amaçlayan medenileştirici uygulamalar da mecburi değişimin diğer yönünü ortaya koyan uygulamaları içermektedir:

1-Laikliğe ait bütün inkılap hareketleri.
a-Din ile dünyanın ayrılması ve meşihatın ilgası
b-Medreselerin ve şer’i mahkemelerin kaldırılması
c- Tekkelerle zaviyelerin kapatılması
d-Mekteplerden din derslerinin kaldırılması.
e-Dini hukukun ilgası ve Avrupa hukukunun kabulu.
f- Kaç-göçün, poligaminin kaldırılması.
2-Şapka Devrimi
3-Latin Harfleri
4-Dar’ül Elhanda alaturka kısmının ilgası Yalnızca Batı musikisi öğreten konservatuarın
tesisi.
5-Batı takviminin, İngiliz haftasının ve Pazar tatilinin kabulu.
6,Bütün Garb muaşeret ve kıyafetlerinin resmileşmesi (Safa,1996;98-99)


1-3-Kültürsüzleşme kavramı

Kültürel değişimin bazen kültürsüzleşme ile sonuçlanan yönleri de bulunur.
Kültürsüzleşme, bir grubun başka bir kültürle kurduğu ilişki sonucu kendi kültürünü değiştirmesi, hatta tümüyle değiştirmesi veya kaybetmesidir. Kültürsüzleşmede toplumun kendi kültürünü terk etmesinden ve diğer kültürlere intibak edememesinden doğan sosyal ve kültürel huzursuzluklar görülür. Türkiye’nin Batı kültürüne yönelmeye başladığından beri içinde bulunduğu durum budur. Yani, ne tam Batı kültürüne dayalı bir toplum olunabilmiş, ne de kendi kültürüyle batının sentezi yapılabilmiştir. İki yönden kendisini gösteren bu kültür yozlaşması, Türkiye’nin kültürel istikrarsızlığına neden olmuştur.


Akılcı bir kültür değişimi düşüncesinin bazı esaslara dayandırılmasının gereği inkar edilemez. Aksi takdirde bilinçsiz ve toptancı bir anlayışla ortaya konacak tepkisel direnişin kimseye pek yararı olmayacağı açıktır. Bugün Batı kültürünün sağladığı başarıda da bu anlayışın büyük bir rolü olduğu görülmektedir. Bu konuda Atilla İlhan’ın “Hangi Batı?” adlı eserindeki şu görüşleri çok anlamlı görünmektedir. “Batılılar kendi ulusal bileşimlerini yaparken skolastik dönemlerden gelen ulusal görenek ve geleneklerini atmamışlar, onları aklın ışığında değerlendirip bileşimleri içerisinde eriterek kullanmışlardır.” (Atilla İlhan’dan aktaran: Mürsel, 1980, 213).

Görülen o ki, kültür değişimi her durumda gerçekleştirilebilir. Asıl olan kültürde ve onun değişiminde öze bağlı bir bileşim bilincinin korunmasıdır. Yoksa bir toplumun, kültür değişimi gerçekleştirmek pahasına millî ve manevî kişiliğini; kimliğini reddetmesi olumlu bir değişim olamaz.

Kültür değişimine özellikle teknik eğitim ve bilim alanında büyük ihtiyaç vardır. Güngör’e göre (1980, 136), “Kendi mensuplarının temel istek ve menfaatleri etrafında kurulmuş olmayan, genel hedeflerden ferdi hedeflere doğru giden bir kültür dıştan (external) bir kültürdür; hakiki kültür ise içtendir, fertten hareket ederek gayelere gider.” Ali Fuat Başgil de yeni bir medeniyet hamlesi yapma ve Avrupa kültüründen yararlanma adına millî geleneklerimize sırt çevirmenin gereği olmadığını söylemektedir. Avrupa’dan metod yönüyle ilim, fen ve sanat gelişmelerinin alınmasının yanı sıra kültür değerlerinin korunmasını belirtmekte ve Japonların Batı uygarlığını bu yöntemle bünyelerine kabul ettiklerini örneklemektedir (Ali Fuat Başgil’den aktaran: Mürsel, 1980, 218).

Türk İslam dünyasındaki Kültürel değerlerin değişmesini hızlandıran süreçler tek yanlı nedensellikle ele alınamaz ve sonuçları sadece din ya da ahlaki normların değişmesiyle de sınırlandırılamaz. Bu nedenler ve sonuçlar bir arada değerlendirildiği zaman karşımıza Osmanlı devletinin toprak ve nüfusunda özellikle 19.Yüzyılın başlarında başlayan hızlı değişme ile ve hukuksal siyasi dini ahlaki ve eğitim sistemiyle ilgili bir dizi sonucu da içeren bir etki yelpazesinden söz edilebilir. Bu etkinin mekansal ve zamansal yayılması da oldukça dikey ve yatay bir genişliğe sahiptir. Bu etki o günden bugüne ve Osmanlı devletinin en uç sınırından bugünkü Türkiye cumhuriyeti sınırlarına uzanan bir genişliktedir.

2.Bölüm:Tarihsel Arkaplan
OSMANLIDAN CUMHURİYETE KÜLTÜREL DEĞERLERDEKİ DEĞİŞME

2.1-Kültürel değişmeye Toprak ve Nüfus Değişiminin etkisi

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e nüfus değişmeleri değerlendirildiğinde, çok ırk din ve dilden meydana gelen İmparatorluğun, büyük çoğunluğu tek ırk, din ve dilden meydana gelen Cumhuriyet nüfusuna indirgendiğini görülmektedir. Çok uluslu İmparatorluktan, ulus-devletine-ümmetten millete-geçiş olarak nitelendirilebilecek bu süreç sonunda, ırk birliği sağlanarak, çoğunluğu Türklerden oluşan bir millet ortaya çıkmıştır. Bu sürecin gerek imparatorluğun dağılmasıyla gerekse nüfus mübadeleleri ve tehcirlerle hızlandığı tarihsel referanslarla sabittir. Gerek cumhuriyetin yeni coğrafi sınırları gerekse içindeki nüfus yoğunluğu ve niteliği yeni bir sosyal yapının nasıl bir hal aldığının habercisidir.

Anadolu'nun düşman işgalinden kurtarılmasıyla da bu milletin üzerinde yaşayacağı ülkenin sınırları belirlenmiş, böylece, modern anlamda bir ulus devleti (nation state) kurmanın ön şartlarından olan, "millet" ve "vatan" birliği sağlanmıştır. Şimdi de sıra, modern/Batılı örneğinde olduğu gibi, bu millet ve vatan temelinde, yeni bir siyasi rejim yükseltmeye, halka yeni bir "hayat tarzı" sunmaya gelmiştir.

2.2-Siyasi Rejimin değişiminin etkisi ile oluşan yeni seçkin zümrelerin kültürel değişmeye etkisi

İmparatorluk yıkıldığında, Cumhuriyetin öncülüğünü, Osmanlı bürokratları arasından yükselen lider kadrolar yüklenmişlerdir. Başka bir ifadeyle, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve gelişmesini, Kurtuluş Savaşını, ardından da inkılapları gerçekleştiren bu kadrolara borçludur. Atatürk'ün bu kadroların lideri olduğunu söylemeye gerek yoktur. Osmanlı aydın, bürokrat ve asker kadroları, yüzyıldan fazla zamandır, deneme-yanılma yoluyla edindiği tecrübeler ve ideoloji birikimleri ile birlikte Cumhuriyet’e intikal etmiştir. Cumhuriyet’in, belki de en büyük şansı, Osmanlı'dan, parlamenter sistem ile tecrübesi olan, yetişmiş "elit bürokrat" kadroları devralmış olmasıdır. Yine, bu kadrolarla beraber, devletin gücünün, bürokrasinin tekelinde bulunduğuna dair, "bürokratik ve merkeziyetçi" devlet anlayışı ve uygulaması, Cumhuriyet'e aktarılır. Cumhuriyet'in bu "seçkinci-devletçi" bürokrasi yaklaşımı, Osmanlı devlet anlayışının devamıdır.

2.3-Kültürel değişmeye Hukuk Alanındaki yeniliklerin etkisi
Osmanlı Devleti, hukuk bakımından Şeriat'a dayalı, teokratik bir devlet olarak tanımlanır. Ancak, çok ırk, din, dil ve milletten oluşan İmparatorluğun, yalnızca Şeriat'ta yer alan kurallar dahilinde idare edilmesinin pratikte mümkün olmayacağı aşikardır. Bu durum, Şeriat'ın esasına dokunmamak ve onunla mutabık olmak kaydıyla, padişahların insiyatifine bırakılan bir karar alma yetkisini ve sahasını gerekli kılmıştır.

Böylece, çoğu mahalli şartlardan ve günün ihtiyaçlarından kaynaklanan ve bunlara uygun olarak padişahlar tarafından yapılan düzenlemeler, Örfi hukuk denen ayrı bir hukuk sahasını oluşturmuştur. 19. yüzyıla gelinceye kadar Osmanlı Devleti'nde, Örfi ve Şer'i hukukun, birlikte, fakat birbiriyle örtüşmeyen ayrı sahalarda yürürlükte olduğu görülmektedir. Zaman içinde değişen ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalan yürürlükteki kanunların bıraktığı boşluklar, bir yandan, mevcut kanunların ıslahıyla, diğer yandan da, Avrupa'dan alınan kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Bu tür çalışmaların dönüm noktası yine Tanzimat olmuş, modern anlamda kanunlaştırma (kodifikasyon) hareketleri bu dönemde başlamıştır. Fransız ve İtalyan örneğinden faydalanılarak çıkarılan ticaret, ceza ve arazi kanunları ile, Batı hukukuna yönelme ivme kazanmıştır.

Bir yandan Batı’lı kanunların alınmasıyla Batı hukukuna yönelinirken, diğer yandan da, mevcut yerli kanunlarda yapılan, ve biri diğerini geçersiz kılmayan düzenlemeler sunucunda, birbirinden kesin çizgilerle ayrılan, ikili hukuk sistemi uygulaması ortaya çıkmıştır. Ancak, bu uygulama, değişik unsurlardan meydana gelen İmparatorluğun bütün teb'asının ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak kalarak, bu unsurları bir arada tutmak için yükseltilen ideolojileri, özellikle de Osmanlıcılık ideolojisini, boşa çıkarmıştır. Bu başarısızlığa rağmen, "kanunlaştırma" kavramının yerleşmesi, yargılama usullerinin geliştirilmesi ve yeni mahkemelerin kurulması gibi konularda ilk tecrübeyi teşkil ederek, Cumhuriyet döneminde, bu sahada yapılacak düzenlemelere zemin hazırlamıştır.

Cumhuriyet'e gelindiğinde, çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun hukukunun, tek uluslu Cumhuriyet için geçerli olmadığı görülür, ve değişen toplumun ihtiyaçlarına yönelik, çağdaş hukuk sisteminin getirilmesi için düzenlemelere girişilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Tanzimat dönemi ve sonrasında Batı hukukundan iktibaslar yapılmıştır. Bu süreç, Cumhuriyet döneminde, 1926'da İsviçre medeni kanununun kabulü, İtalyan modelinden alınan ceza kanunu ve, İtalyan ve Alman modellerinden alınan ticaret kanununun benimsenmesi ile hız kazanır.

Ticaret ve ceza kanunları Osmanlı döneminde Batı örneğine göre düzenlenmiş olmasına rağmen, medeni kanun Şer'i olma özelliğini korumuştur. Cumhuriyet döneminde, hukuk alanında en önemli değişiklik, medeni kanunun, dini zeminden uzaklaştırılması ile gerçekleştirilir: Çok kadınla evliliğin yasaklanması, evliliğin resmi makamlarca onaylanması (resmi nikah), boşanma konusunda kadın ve erkeğe, miras konusunda kız ve erkek çocuklara eşit haklar tanınması gibi aile hayatına ilişkin düzenlemelerle, aslında hedeflenen, Türk ailesini, Batı modelinde yeniden yapılandırmaktır.

Hukuk sahasında yapılan düzenlemelerin bir uzantısı olarak, anayasadan da bahsetmek gerekiyor. Sened-i İttifak (1808), Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856), anayasa veya benzeri belgeler olmamakla birlikte padişahın hak ve yetkilerine, sınırlı da olsa, kısıtlamalar getirmesi itibarıyla önemlidir. Ancak, padişahın hak ve yetkilerini sınırlayan, bununla da kalmayıp, idari mekanizmayı yeniden yapılandırmaya yönelik ilk anayasal hareket, Kanun-i Esasi'nin ilanıdır (1876). Yalnızca iki yıl gibi kısa süre (1876-1878) yürürlükte kalma şanssızlığına uğrayan Kanun-i Esasi, otuz yıllık bir aradan sonra, 1908'de, ikinci kez yürürlüğe konulur.

Bu dönemde üzerinde bazı iyileştirmeler yapılmasına rağmen, yurttaşlara çağdaş anlamdaki temel hak ve özgürlükleri sağlamaktan yoksundur. Halkın değil, aydınların dayatmasıyla yürürlüğe konulan bu anayasada, bu tür nitelikler aramak fazla iyimserlik olur. Zaten, bu anayasa ile korunan, azınlıkların hak ve hürriyetleridir. Yukarıda da belirtildiği gibi, idarenin yeniden yapılandırılması, dolayısıyla da yeni bir idare anlayışının-ki bu meşruti monarşidir-yerleştirilmesi esas amaçtır. Bu haliyle düşünüldüğünde, Osmanlı Kanun-i Esasi’si Cumhuriyet'e geçildiğinde hükümsüz bir belge haline gelmiştir. Ancak, Batı'nın liberal ve demokratik akımlarının yansımalarını ihtiva etmesi itibarıyla, Cumhuriyet aydınları için önemli bir tecrübe teşkil etmiştir.

Cumhuriyet döneminde ilk anayasa 1921 yılında yapılır. Dönemin olağanüstü şartlarında hazırlanan bu anayasa, orijinal adıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yeni Türk devletinin ilk anayasası niteliğindedir. Olağanüstü şartlar dolayısıyla "kuvvetler birliği"nin benimsendiği bu anayasa 1924'e kadar uygulamada kalmış, bu tarihte yapılan düzenleme ile yeni bir anayasa hazırlanmıştır. Kuvvetler birliğinin, önceki kadar katı olmamakla birlikte korunduğu bu anayasaya, 1921 anayasasının maddelerinin büyük bir kısmı dahil edilmiş, bazı ek hükümler getirilmiştir. Cumhuriyetin ilk döneminde anayasada sıklıkla yapılan değişiklikler (ki bunlar 1928, 1934, 1937 yıllarına rastlar) göz önüne alındığında, laikliğe aykırı olan maddelerin kaldırıldığı, giderek sivil hale getirildiği gözlenmektedir. Hukuk sahasında Osmanlı son döneminde yapılan düzenlemeler değerlendirildiğinde, bunların, Batı hukukunu tanıma ve uygulama tecrübesi olarak Cumhuriyet'e aktarıldığı görülür. Mevcut Osmanlı hukuku ise, kısmi de olsa, Cumhuriyet'e intikal etme şansına sahip olmamıştır.

2.4-Kültürel değişmenin gündelik hayata etkileri ve Eğitimde yeni anlayış

Kültürel alanda, halk kültürü ve gündelik hayat düzeyinde Osmanlı mirasının, yukarıda bahsedilen sahalara nispeten, değişmeye daha dirençli olduğu söylenebilir. Halkın inanışları, alışkanlıkları, davranışları ve değerler sisteminin toplamı olan "zihniyet" ise, değişmeye en fazla direnç gösteren, ve değişmenin, ancak asırlar alan bir sürede gerçekleştiği sahadır. Müzik, mutfak, halkın kullandığı eşyalar, eğlence, kahvehane v.s. gibi gündelik hayatla ilgili konularda ve, başka etnik gruplarla birlikte yaşama, farklı kültürlere gösterilen tolerans ve din gibi, alışkanlık ve zihniyetle ilgili alanlarda, sürekliliğin izlerini tespit etmek mümkündür. Yine de, halkın günlük hayatı, "devletin müdahale edebileceği" sahalar arasına dahil olmuştur.

Burada yapılacak değişmelerin, uzun vadede, halkın zihniyetinde değişme meydana getireceğine inanılarak, kıyafetten takvim ve saate, alfabeden eğitime kadar, günlük hayatın çeşitli sahalarında düzenlemeler yapılmıştır. Böylece, Batı tarzı bir hayat sürme yoluyla, Batı zihniyetine erişmenin mümkün olacağı düşünülmüştür.

Aşağıda, dil ve alfabe, ve eğitim başta olmak üzere, kültürel hayatın çeşitli sahalarında, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Batı modelinden yapılan alımlar incelenerek, bunlardaki değişme ve süreklilik çizgileri tespit edilmeye çalışılacaktır.

Dil ve alfabe konusunda, daha 19. yüzyılın ilk yarısında, aydınlar ciddi tartışmalara girmişlerdi. Tanzimat'la birlikte, Batı tarzında eğitim veren okulların açılmasıyla, Türkçe'nin ilim dili olarak kullanılması, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması konusu gündeme geldi. 1876'da Kanun-i Esasi'ye, "Osmanlı Devleti'nin resmi dilinin Türkçe olduğu, ve devlet hizmetine girecekler için bu dilin bilinmesi gerektiği"ne dair bir hüküm konuldu. Fakat bu, dil ve alfabe konusundaki tartışmaların sonu değil, resmi düzeyde başlangıcı oldu. Dil konusu biraz irdelendiğinde, asıl sorunun, Türkçe'ye uygun olmayan Arap Alfabesi’ni kullanmaktan kaynaklandığı, dolayısıyla, alfabenin değiştirilmesi gerektiği kanaati uyandı. Bu sırada, Latin Alfabesi’nin alınması konusu gündeme geldi.

Türkçe’nin ilim dili olması yolunda harcanan çabalar kısmen başarılı olmasına rağmen, aynı başarı alfabe konusunda sağlanamadı. Alfabe değişikliğini yapmak Cumhuriyet'e kaldı.

1 Kasım 1928'de kabul edilen bir kanunla Latin Alfabesi kabul edildi. Ardından Türkçe'nin sadeleştirilmesi için faaliyetlere girişildi: Atatürk'ün geliştirdiği Güneş-Dil Teorisi ve Türk Dil Kurumu'nun kurulması (1932) bu faaliyetler arasındadır. Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet döneminde, milli bir dil yaratma endişesinin hakim olduğu görülmektedir. Cumhuriyet'in, Osmanlı geçmişi ile olan organik bağlarından birini, belki de en önemlisini, kopartması anlamına gelen bu girişim, ele alınan konu açısından radikal bir değişme olarak değerlendirilebilir.

Bir toplumun vatandaşlarına, kendi kültürünü aktarma süreci olarak tarif edilen eğitim faaliyetleri, Osmanlı toplumunda yüzyıllar boyunca medreseler tarafından yürütülmüştür. Bu geleneksel insan yetiştirme kurumundan ilk uzaklaşma, II. Mahmud döneminde, Batı usulünde askeri eğitim veren okulların açılmasıyla başlar. Bu, aynı zamanda, dini ilimlerin ağırlıklı olarak verildiği medrese eğitimine alternatifin ilk ortaya çıkışıdır.

Batı'nın ilim ve fenninin öğretildiği bu okullar, Osmanlı'da eğitiminin mektep-medrese şeklinde ikileşmesinin ilk örneğini teşkil ederek, ileride yapılacak olan düzenlemelere yön vermiştir. Bundan sonra yapılan düzenlemelerde, geleneksel medrese sistemine hiç müdahale etmeden, tamamıyla yeni bir sistem kurmaya yönelinmiştir. Yine, Tanzimat döneminde ilk kez olarak, eğitimin siyasi ve toplumsal fonksiyonlarının olduğu fark edilmiş, devleti felakete gidişten kurtaracak yol olarak görülmüştür.

Batı usulünde eğitim sisteminin kurulması, aydınlar ve memurlar yetiştirmek için sivil okullar açılması, bu fark edişin bir neticesidir. Tanzimat döneminde azınlıklar ve yabancılar da özel okullar açarak, eğitimin daha da çeşitlenmesine neden olmuş, ancak bunlar, Osmanlı Devleti'ne değil, kendi azınlık gruplarına hizmet ederek ayrılıkçı faaliyetler gütmüşlerdir. Eğitim konusunda ikinci önemli gelişme, II. Abdülhamid'in saltanat yıllarında yaşanır. Bu dönemde, pek çok meslek ve sanat okulu, özürlüler için okullar açılır ve okul programları yeniden düzenlenir.

Cumhuriyet'e gelindiğinde, eğitim sahasında yapılan ilk iş, yaşanan mektep-medrese ikiliğini gidermek üzere "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" (öğretimin birleştirilmesine dair kanun)'nun çıkarılması olmuştur (3 Mart 1924). Bu kanunla, ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı)'ne bağlanarak, azınlık ve yabancı okullar denetim altına alınmıştır. Aynı tarihte Şer'iye ve Evkaf Nezareti de kaldırılarak, idaresinde bulunan medreseler, önce Maarif Vekaleti'ne bağlanmış, sonra da kaldırılmıştır. Bütün bu düzenlemelerdeki amaç, eğitimin daha "laik" ve "milli" hale getirilmesidir. 1933'de çıkarılan Üniversite kanunu ile Yükseköğrenim kurumları yeniden yapılandırılarak, Batılı tarzda yeni fakülte ve üniversiteler kurulmuştur. Osmanlı döneminde Batı modelinde açılan okullar, Cumhuriyet'e gelindiğinde yeniden yapılanmaya tabi tutulmasına rağmen, üzerinde çalışılacak bir model oluşturması, ve daha da önemlisi, insan yetiştirmede tecrübe teşkil etmesi bakımlarından önemlidir. Cumhuriyet'e intikal edenler de bunlar olmuştur.

Laik Cumhuriyet idaresinin kurulması, mevzuat ve hukukun da bu çizgide düzenlenmesi ile, toplumdaki çeşitli kurumların üzerinde yapılanacağı esaslar, ve eski usuller ve alışkanlıklara karşı alınacak tavır da belirlenmiştir. Kılık-kıyafet konusunda yapılan düzenlemeler (2 Eylül 1925), aynı tarihte, tekke ve zaviyelerin kaldırılması (2 Eylül 1925), uluslararası saat ve takvimin (26 Aralık 1925), ölçü ve ağırlık sisteminin (1 Nisan 1931) ve soyadı kanununun (1934) kabulü, ve hafta tatilinin Cuma'dan, Cumartesi-Pazar gününe alınması (1935), hep bu esaslar dahilinde yapılan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin en önemli özelliği, Osmanlı döneminde uygulanmakta olanların tamamen terk edilmesi, yerine çağdaş olanın konulmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bahsedilen konularda, süreklilik değil, değişme söz konusudur.

Kültürün değişik sahalarında uygulamaya konulan reformlar ve inkılaplarla, Batılı kültür unsurlarının aktarılması (cultural borrowings) yoluyla, gerçekte, bir kültür değişimi (acculturation) planlandığı söylenebilir. "Kültür unsurlarının aktarılması" ve "kültür değişimi" tamamen farklı iki kavram olup, bunlardan ilki, bütün kültürler arasında aralıksız devam ede gelen bir süreçtir. İkincisi ise, bir kültürü belirleyen temel değerler sisteminde değişme anlamlarına gelir.

Osmanlı ve Cumhuriyet yenileşmeleri tahlil edildiğinde bunların, "kültür değişimine uğramadan, kültür unsurlarının aktarılması için gösterilen çabalar"ın tarihi olduğu söylenebilir. Osmanlı aydınları ve bürokratlarının gündemini sürekli işgal eden bu çabalar, onların zihninde, Batı'nın yalnızca, "ilmini ve fennini" alma, "değerlerini" reddetme şeklinde formüle edilmiş, bu da, Batı medeniyetinden nelerin alınıp, nelerin alınmayacağı konusunda karar vermede, ayırt edici kriter olmuştur. Gerçekte ise, Osmanlı aydınları ve bürokratları, bu tür bir "seçme" şansına sahip olmadıkları gibi, "kültürel alımlar"ın yol açacağı değişmeye müdahale edebilecek iradeye de sahip değillerdi. Dış müdahaleler de işin içine girince, kültür unsurlarının aktarımı, "mecburi veya güdümlü" hale geldi. Aynı tartışmalar ve durumlar Cumhuriyet’e de intikal ederek, yapılacak olan inkılapların mahiyetini belirledi.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş noktasında, Cumhuriyet, son yüzyılı modernleşme sancıları ile geçiren bir toplum devralmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda, ilk anda gerekli olan yönetim örgütü, eğitim sistemi, mali sistem vs. Osmanlı'dan alınmıştır. Parlamenter sistem ile tecrübe, siyasi parti ve çeşitli siyasi kurumlar Osmanlı'dan miras kalmış, Cumhuriyet'in aydın ve yetişmiş insan kadroları da, yine Osmanlı'dan intikal etmiştir.

Sonuç Olarak

Osmanlı döneminde yaşanan modernleşme süreci, daha çok, bir "tecrübe" olarak Cumhuriyet'e aktarılmıştır. Osmanlıdan Cumhuriyet'e intikal eden, belki de en önemli, "alışkanlık", her ikisinde de, değişmenin devlet eliyle ve kısa sürelerde gerçekleştirileceğine kanaat getirilmesidir. Bu alışkanlık, günümüzde de devam etmektedir. Diğer yandan, çok uluslu İmparatorluğun kurumları, tek uluslu Cumhuriyet'e geçişte, kendiliğinden geçersiz hale gelmiş, yeni düzenlemelerin yapılması gereği hasıl olmuştur. Daha çok, siyasi rejim, devlet idaresi ve kurumlar düzeyinde gerçekleştirilen düzenlemeler, değişme olarak değerlendirilmelidir. Kültürel sahada, günlük hayatı ilgilendiren konularda değişmeler yaşanırken, zihniyet, halk kültürü v.s. gibi konularda süreklilik hakim olmuştur.

Cumhuriyet’in kurucuları, Osmanlı'dan devralınan toprak ve nüfus üzerinde yeni ve modern bir devlet inşaa etmek gayesiyle siyasi rejim, hukuk ve kültürün çeşitli sahalarında geniş çaplı ve köklü değişimler yapmışlardır. Kısa dönemde bakıldığında “radikal” olarak nitelendirilen bu değişimlerin, uzun dönemde bakıldığında, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan yenileşme ve modernleşme çabalarının Cumhuriyet döneminde güçlenerek devam eden uzantıları olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak, “mağlupların galipleri taklit ettikleri” toplumsal yasadan İbni Haldun bahsedeli beri sosyolojik argümanların yaslandıkları ve son söz olarak bununla açıkladıkları kültürel değerlerdeki değişmelerin tek nedeni sadece bu değildir. Yeni dünya düzeninde küreselleşmenin baskın etkisiyle giderek global bir köy durumu ile betimlenen bir dünyada otantik ya da homojen bir kültürün izlerine artık rastlamak çölde vaha görmekle eş anlamlı ola gelmiştir. Bu durumda Türkiye’deki kültürel değerlerdeki değişimlerin asıl kaynağının cumhuriyet devrimleri olduğunu düşünmek ya da söylemek çok indi bir yaklaşım olacaktır. Burada belki bu devrimlerin bu değişimleri hızlandırdığından söz edilebilir ancak. Çünkü tarihsel olayların referansında alınan bir yol kısa sürede bizlere söz konusu değişimlerin temelinde sanayi inkılabı ile başlayan dünya savaşlarına uzanan ve günümüzde bilgi iletişim çağı ile sonuçlanan küresel bir dünya düzeninin etkisini gösterecektir. Bu etki de belki de cumhuriyet devrimlerini de beraberinde sürükleyen bir dizi olayın ve değişimin de hızını belirlemiştir.

Bu değişimlerle şekillenen dünyamızda Türk kültür değerleri ve toplumsal yapısında meydana gelen değişmelerin yansımaları da ortaya çıkmıştır. Bu değişimleri açıklamanın veya doğru izahını yapmanın da ancak bu etkenler dikkate alınarak mümkün olacağı da ortadadır.

Dünyayı saran ve etkileyerek belirleyen bir kasırga gibi yeni dünya düzenine evrilen değişimlerin gideceği yönü ve buna karşı ortaya çıkan direniş öğelerini de anmak lazım çünkü değişim neticede karşısında değiştirdiklerinin ve değiştirmek istediklerinin de haklı değişmeme direnci ile karşılaşmaktadır. Hem bu değişim hem de ona yönelik direnişi anlamadan da kültürel değerlerdeki değişmenin alacağı seyri ya da sonuçlarını anlayamayacağız.

Bu yüzden, Modernliğin ve küreselleşmenin beslediği kültürel değişmelere tepkiler ve eleştirel yaklaşımlar hep birlikte değerlendirildiğinde hem değişimlerin günümüze yansımaları hem de etki alanları daha iyi anlaşılacaktır.






3.Bölüm:Teorik arkaplan(Tartışmalar)
3.1-KÜLTÜREL DEĞİŞİME KARŞI BİR DİRENİŞ UMUDU OLARAK YÜKSELEN MUHAFAZAKARLIK YA DA YERLİLİK SÖYLEMLERİ

Dünya tarihinde, çok az şey, sanayi devrimi kadar dünyayı derinden etkilemiştir. Sanayi devrimiyle birlikte, dünya küresel ölçekte değişimleri tetiklemiş oldu. Fransız devrimi ile birlikte ise değişim sadece siyasal olmakla kalmadı. Sosyal, ekonomik ve hukuki alanlarda yaşanan gelişmeler, bütün bir hayatı değiştirdi. Devletlerin yönetim şekli değişti, imparatorluklar yerini daha küçük ulus-devletlere bıraktı. Yerellik, küresel olana nisbeten daha fazla mevzi kaybetti. Özel alan, bir çok kalesini kamusal alana kaptırdı. Bütün bir yerküre bir köy haline geldiğinden, milletlerarası kültürel, ekonomik, siyasi ve dini etkileşim, büyük bir değişimi kaçınılmaz hale getirdi.

Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, bu büyük değişim büyük teknolojik gelişmelerle beslenince dünya milletleri birbirine daha bir yakınlaştı. İletişim, yerkürenin büyük bir bölümünü birbirine bağladı. İletişimi kullananlar, yerkürenin küçük bir bölümünü (Batı) teşkil etse de uzaklar yakınlaştı, mesafeler kısaldı. Ve Batı, bütün bir insanlık birikimini, yerkürenin bir çoğunu hegemonyası altına almak için kullandı.

Küresel ölçekte bunlar yaşanırken, yerel ölçekte ulus-devletler, kendi vatandaşlarını tanımlamakta gecikmediler. Her ulus-devlet, kendi toprakları üstünde yaşayanlara 'vatandaş' dedi. Devletin, kendi ulusunu tanımlaması, sıradan bir 'teb'a' tanımlaması değildi. Teb'a, baştan aşağıya yeniden tanımlanıyordu. Devleti olan insan topluluğu yerine, devlete ait olan bir 'vatandaş' nitelemesi işlerlik kazanıyordu. Ulus-devlet, hem kendisini hem de vatandaşını bu yeni dünya düzenine göre dizayn ediyordu. Devlet, vatandaşını kendi konumuna göre belirliyordu.

Vatandaşın hakkını tanımlayan, hak veren, hak sınırlayan ve gerektiğinde geri alan bir devlet vardı. Devlet şekillerinin değişmesi, devlet-birey ilişkilerinin değişmesi, bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler bir paradigma değişikliğinin işaretleriydi. Modern öncesi toplumda var olan paradigmalar dini ve geleneksel unsurlar üzerinde yükselmekteydi. Ancak bu yeni dönemde, modernizm, hem dini hem de geleneksel unsurların paradigmalarını yerle bir etti. Sekülerleşme, yeni dönemin önemli paradigmasıydı.

Büyük kültür değişmelerinin, güçlü ve hayatın her alanına hakim bir devlet anlayışının ve yükselen medeniyet kulelerinin karşısında birey, küçücük bir varlık olarak kalmıştı. Yüz katlı bir binaya giren küçücük bir insanın, dev bir yapı karşısında kendini güçsüz hissetmesi gibi birey, modernizmin dev değişimlerine karşı küçücük kalmıştı. Bireyler arası ilişkilerin özel alandan daha çok kamusal alana yayılması, bireyin toplum içinde atomik yapılara dönüştürüldüğünü gösteriyordu. Görünüşte birey hakları vardı; ama aslında birey yoktu, toplum vardı.

Sanayi devrimi sonrası gelişmeler, ulus-devletin kişi özgürlüğünü ihlal edici uygulamaları, özgürlüğün devletçe tanımlanma sorunu, birey üzerinde bir baskı unsuru olmasına yol açmıştı. Kimi dini özgürlüklerin uygulanması imkânsız hale getirilmiştir. Hatta birey, devlete karşı korumasız hale gelmiş ve devletin kişi özgürlüğüne karşı tavırları, yer yer açık bir saldırıya dönüşmüştür. Modern devlet akılcılığın hedeflediği özgürlükleri bir bir geri almıştı. Akılcılık, doğurduğu modern devlet eliyle aklın dışına itilmiştir. İşte tam da burada, bireylerde, bazı değerleri koruma ve muhafaza adına, Muhafazakâr davranış tipleri görülmeye başlanmıştır. Muhafazakârlık, önce bireysel bir tepki olarak doğmuş, ancak daha sonra toplumsal bir harekete dönüşmüştür.

Akıl almaz bir hızla yaşanan teknolojik gelişmeler ve ulus-devletin birey üzerindeki baskıları, bireyin kendisini savunma refleksiyle karşılık buldu. Bu refleks, bireyin özgürlük alanını, devlete 'karşı' bir şekilde konumlandırmış oldu.

Hızlı değişime karşı iki tür tepki veriyordu birey. Birincisi, değişime ayak uyduran ve her gelen rüzgara karşı savunmasız bir şekilde, 'rüzgarın götürdüğü yöne giden bir birey' tipi. İkincisi, hızlı değişime ayak uyduramayan, kendi geleneksel doğrularına daha sıkı bir şekilde yapışan, değişime direnen bir birey tipi. Bu ikinci tavır, kendisini savunma refleksi gösteren, aşırı bir süratle değişen dünyaya ve devlete karşı geleneksel bir tepkidir aslında. Değişim hızlandığı ve bireyin özel alanını yok ettiği ölçüde, bireyin tepkisinin şiddeti ters orantılı bir şekilde artmaktaydı.

İlerlemeci dünya görüşü akılcılığı, kendi geleneğinin başköşesine oturtmuştu. Akılcılık geleneği, geçmişin mirasına dayanan geleneksel yapının temellerini geri dönülemeyecek şekilde sarstı. Akılcı gelenek, akılcı dünya tasavvurunda o denli ilerledi ki, akıl dışı geleneklerin doğmasına yol açmıştı. Akılcılığın, akıl dışı geleneklerin doğmasına yol açması şunu gösteriyordu: Akılcı gelenek, birlikte çalışmak istemediği diğer geleneklerden daha çok akıl dışına çıkmıştır.

Akılcı gelenekçilik, önce özgürlüğün sınırsız bir biçimde anlaşılmasına sebep olmuştur. Sınırsız özgürlük fikri de, seksüel özgürlük başta olmak üzere, ifade özgürlüğü, ebeveyn otoritesine karşı çocuğun özgürleşmesi, erkek kadın eşitliği gibi davranış tiplerini; hatta cinsel sapmaları özgürlük alanına dahil etmiştir. Akılcı gelenek, bu özgürlüklerin bütün toplumsal sorunları sadece çözdüğünü savunmamış, aynı zamanda, bu özgürlükleri savunmayı bir inanç haline getirmiştir.

Kendi bedenine sahip olma inancı, kendi vücudunu istediği gibi kullanma ve kullandırma düşüncesi hazcılığın sınırsız bir şekilde anlaşılmasına yol açmış ve insan neslinin devamını tehlikeye maruz bırakacak derecede sapkın cinsel davranışlar ortaya çıkmıştır. Özellikle kadın özgürlüğü ve erkek kadın eşitliği inancı, kadını o denli özgürleştirmiştir ki, kadın bedenen çalışmakta güçlük çektiği alanlarda bile zorla çalışmış ve sırf erkeklerle boy ölçüşebilmek için akıl dışı işlerde kendini göstermiştir. Kadını yok sayan Batı uygarlığı, kadını her türlü hak mahrumiyetlerine uğrattığı için, ortaya çıkan eşitlik fikri, kadını daha fazla özgürleştirmemiş, kadını erkeğin tasallutuna daha fazla maruz bırakmıştır. Bugün kadına karşı şiddette Batı uygarlığı hala başı çekmektedir.

Bu öyle bir sonuç doğurmuştur ki, konu sadece erkek kadın eşitliğiyle münhasır kalmamış; kadının kamusal alanda görünürlüğünün artması sonucu kadın cazibesinin erkek üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanılmasına yol açmıştır. Böylece aslında eşitlik gibi bir sonuca odaklı bir yapı, amacından sapmış ve kadının erkek üzerinde ne derecede tahakküm edebileceğinin akıl almaz örneklerini sonuç vermiştir. Sonuç, erkek kadın eşitliği olarak değil, kadının erkekten üstün olduğu şeklinde tecelli etmiştir.

Yirmi birinci yüzyılın başlarına geldiğimizde, kadın lehine pozitif ayırımcılık gibi bir anlayış ortaya çıkmıştır. Kadının bedeninin erkek tarafından kutsanması ve yüceltilmesi, bu eşitsizliği perçinleyen kadının erkekten üstün olduğu fikrine önemli bir katkı sağlamış ve erkeği paradoksal bir açmaza sürüklemiştir.

Kadın erkek eşitliği fikri, evliliğin gereksiz bir kurum olarak algılanması, özellikle kadın talepli boşanmaların artmasına yol açmıştır. Bu öyle bir değişimdi ki, her türlü Muhafazakâr yapıyı derinden derine sarsmıştı. Dini geleneğe bağlı insanların Muhafazakârlığı bile boşanmaların önünü alamamıştı. Bunda, özellikle 1980'li yıllardan sonra, Türkiye toplumunda gelişen feminist hareketlerin rolü büyüktür. Öyle ki, 'yeşil feminizm' tanımına uygun düşecek bir değişim dini Muhafazakârlıkta yeşermiştir.

Bunun önemli nedeni, dini bir çevreye ve kültüre sahip olsalar bile, insanların Muhafazakârlık anlayışlarının değişmiş olmasıdır. Öyle ki, Muhafazakâr yapı, kendi yapısını değişime karşı koruyamamış ve mağlup olmuştur. Zira modernleşme, şimdiki Muhafazakârlığın yapısını da bozmuştur. Modernleşmenin önemli bir sacayağı olan sekülerizm, dini Muhafazakârlık biçimlerinde dünyevileşme olarak uygulanmıştır. Temelde, akılcılığı birinci plana almayan dini Muhafazakâr gelenek, inancının umdelerine akılcılığı da ilave etmiştir.

Böylece akıl ve bilimin gücüne inanmak, bu fikre inanmayanlara da sirayet etmiş olmaktadır. Bu inanç, her türlü geleneği bozduğu gibi, kendi kendisiyle çelişir hale gelmektedir. Zira bilim, kendi bilimsel yöntemlerinin doğru olduğu konusunu hiç tartışmamaktadır. Mesela bilimsel yöntem, kendi geleneğini oluşturmuştur.

Aklın ve bilimin gücüne inanç bir gelenek haline gelince, akıl ve bilimselcilik de gelenekselleşiyor ve kendi konumlarını korumak için Muhafazakârlaşıyor. Burada bilimsel bir Muhafazakârlıktan söz ediyoruz. Öyle ki, akıl ve deneylerle ölçülemeyen hiçbir şeyi kabul etmeyen bilimsel gelenek, akıl ve ampirizmin dışında her türlü bilgi kaynağını reddetmekte ve akıl ve ampirizmi muhafaza uğruna, aklın dışında her türlü geleneği reddetmektedir. Ve mesela vahyin bir bilgi kaynağı olma özelliğini reddetme uğruna akıl almaz ölçüde irrasyonel davranmaktadır.

Akıl ve bilimin kendi içine kapanması, kendi geleneğini oluşturması ve bir tür Muhafazakârlaşması, bilimin dışındaki gerçeklere/doğrulara sırt çevirmesi, insanlığa hiçbir fayda sağlamamıştır. Bilakis, bilim ve teknoloji dahil olmak üzere bir bütün olarak modernleşmenin her türlü saldırısına karşı birey, savunmasız kalmıştır.

Görünüşte özgürlükler gelişmiş ve özgürlüklerin sayısı çoğalmış; ancak özgürlüklerin sayısı çoğaldıkça, bireyin manevra alanı daralmıştır. Eski ve orta çağlarda, bireyi sadece savaşlarda kullanan ve gücünden yararlanan devlet, bu yeni dönemde, askeri ve vergi alanının dışında, birçok alanda bireyi devlete bağımlı hale getirmiştir. Bireyin özel alanı akıl, bilim ve teknolojinin bir reklâm alanı olan kamusal alana karşı birçok mevzi kaybetmiştir. Bireyin özgürlük alanı, kavramsal olarak genişlemesine rağmen kamusal alana karşı daralmıştır.

Devlet, bireyin sadece din ve vicdan özgürlüğünü, seyahat özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü ve düşünce özgürlüğünü tanımlayıp sınırlamıyor, aynı zamanda özel alanını da tanımlayıp sınırlıyordu. Başta evlilik ve boşanma olmak üzere, her türlü özel hukuk ilişkileri devlet tarafından belirleniyor ve kişilerin buna uygun davranması hukuki; davranmaması hukuk dışı sayılıyordu. Bu göstermiştir ki modernleşme, devlet gücünü arkasına alarak bireye karşı devlet ve toplumu üstün bir konuma getirmiştir.

Bu tahakküme karşı geleneğe, dini değerlere ve eskiye dair olan her şeyi muhafaza kaygısı, bireysel olarak Muhafazakâr bir tavrı doğurmuştur. Birey, kamusal mekanda bulamadığı benlik duygusunu, vicdanının sesini ve aklın dışındaki bilgi kaynaklarını kaybetmeme endişesiyle içine kapanmıştır. Bu refleks, bireysel bir Muhafazakârlığı doğurmuştur.

Muhafazakârlık, geçmişten günümüze iletilen gelenek, görenek ve her türlü kurumun muhafaza edilmesini de ifade eder. Muhafazakâr, her türlü gelenek ve göreneği korumak için gayret sarfederken, bir gözü de dışarıdadır. 'Acaba başkaları ne yapıyor? Ne tür yenilikler ve değişimler vardır' diye dış dünyayı algısının dışında bırakmaz. Mutaassıp ise, sadece değişime karşı değil, aynı zamanda, sahip olmadığı değerlerin yüzüne bile bakmaz. Kendi içine kapalı ve yenilikleri algılamak da istemez.

Muhafazakâr, eski geleneklerine karşı yeni bir duruma adapte olma konusunda mutaassıptan daha esnek olsa bile, ikisi de değişim için pek de gayret sarfetmeyen bir tipleme çizer.

Muhafazakâr, doğru olduğunu savunduğu bir geleneği terk etmeyendir. Ancak, başkalarının savunduğu bir fikir, başkalarında bir geleneğe dönüşmüşse, bunu aynen alıp uygulamaktan da çekinmez.

Kusursuz bir toplumu hedefleyen mutlak değişimci anlayış, bir sosyal mühendislik projesine her zaman sahiptir. Bu, bazen liberalizm, bazen sosyalizm bazen de hümanizmdir. Bir sosyal mühendislik projesi olan sosyalizm, liberalizm ve modernizm de kendi Muhafazakâr yapılarını oluşturmuşlardır. Onlar da kendi değerlerini korumayı, kendi ideolojik yapılarının bir parçası olarak görmektedirler. Her proje, kendi Muhafazakâr tiplemesini kendisi oluşturur. Türkiye modernleşmesi de kendi Muhafazakâr tipini oluşturmuştur. Bu kimi yıllar değişimciliği savunmuş, değişime ön ayak olmuş, kimi zaman da değişime direnen bir yapı oluşturmuştur.

Genellikle değişimcilerin Muhafazakârlar için kullandıkları radikal, fundamentalist gibi bazı ifadeleri, aslında değişimciler için de kullanmak mümkündür. Fundamentalist, radikal ve kökten ilerlemeci düşünce yapıları, değişimi mutlak bir şekilde algılamaktadır. Bunlar, değişim için değişimi istemektedirler. Değişimin iyi olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan sadece değişimin kendisidir. Bu değişim mantığı, hiçbir geleneğe hayat hakkı tanımamaktadır.

Muhafazakâr, değişime soğuk bakandır. Ancak, şu andaki gelenekler de, uzun bir süreç içinde sürekli bir değişime uğramış değerlerden başkası değildir. Bu da Muhafazakârlığın bir iç çelişkisidir. Dolayısıyla, hiçbir şey yerinde durmuyor, her şey sürekli bir değişim içindedir. Her şey, her an tazelenmektedir ve yenilenmektedir. Muhafazakârın da dayandığı moral değerler, aslında bu değişimi vurgulamaktadır. Ancak Muhafazakâr, kainatta sürekli var olan bu değişimin günlük pratik hayattaki karşılığını bulamamaktadır veya istememektedir.

Binlerce yıl hayatta kalan geleneklerin bir çoğu yok artık. Modern bilinç, kadim geleneklerin hepsine meydan okudu ve bir çoğunu tarihin derinliklerine gömdü. Dini geleneklerin ise sadece bir kaçı hayatiyetlerini korumaktadır. Modern bilincin algıladığı gibi, dinler, Muhafazakâr bir yapıya sahip değiller. İbrahimi dinlerin zaman ilerledikçe değiştiği, insanlığın ihtiyaçlarına göre her dinin, bulunduğu çağa göre kemalini bulduğunu söylemek mümkündür.

Dinden beslenen bazı geleneklerin ömrü insanlık tarihi kadar eskidir. Aile kurumu bunlardan biridir. Aile geleneği, Batı'da can çekişse bile, birçok toplumda varlığını hala korumaktadır. Değişen bir dünyada, ailenin yerine henüz ikame edilen bir sosyal kurum mevcut değildir.

Türk tipi Muhafazakârlık, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, dini eksene alan bir Muhafazakârlıktır. 1946 sonrası Muhafazakârlık, liberalleşmeyi eksene alıp, değişimci bir görüntü sergilemiştir. 1970'li yıllarda ise Türk Muhafazakârlığı, milliyetçilikte karar kılmıştır. Soğuk savaş dönemi sonrasında ise, Türk tipi Muhafazakârlığın milliyetçilikle beraber devletçiliği de yedeğine aldığını görmekteyiz.

Sanayi devrimi sonrası gelişmeler, ulus-devletin kişi özgürlüğünü ihlal edici uygulamaları, özgürlüğün devletçe tanımlanma sorunu birey üzerinde bir baskı unsuru olmasına yol açmıştır. Kimi dini özgürlüklerin uygulanması imkansız hale getirilmiştir. Hatta, birey devlete karşı korumasız hale gelmiş ve devletin kişi özgürlüğüne karşı tavırları yer yer açık bir saldırıya dönüşmüştür. Modern devlet, akılcılığın hedeflediği özgürlükleri bir bir geri almıştır. Akılcılık, doğurduğu modern devlet eliyle aklın dışına itilmiştir. Muhafazakârlık önce bireysel bir tepki olarak doğmuş, ancak daha sonra toplumsal bir harekete dönüşmüştür. Modernist teorilerin ve uygulamaların baskısı ölçüsünde, Muhafazakârlık rasyonellikten uzaklaşmış ve bir ideolojiye dönüşmüştür.

3.2-KÜLTÜR BOZUCULARA(KÜRESELLEŞMEYE VE MODERNLİĞE) KÜLTÜREL BİR TEPKİ OLARAK YERLİLİK

Türkçe'de 'yerli' kavramı 'yabancı'' kavramı ile kutupsallığından ayrı tasarlanamaz. Yerli kavramı kavram karşıtlıkları temelinde ele alınırsa onunla birlikte gelişecek anlam bağlarını tespit etmek daha da kolaylaşacaktır.

Bu anlamda yerlilik'' kavramının karşıt kutuplaşmasını ifade edecek kavram 'yabancılık'' olacaktır. Buradaki kutuplaşma; bir düşmanlıktan çok Lacan'ın ayna kimlik teorisindeki gibi; insanın kendi kimliğini belirlemesine imkan vermesi açısından kullanışlıdır. Böylelikle Bora'nın işaret ettiği gibi, kendini yabancıdan veya o yere ait olandan ayıran hususiyetlerin öncelenmesiyle bu yere ait olan, yani 'yerli' yi elde etmiş oluruz (Bora 1998: 50).

Yerlilik kavramının bu tür çağrışımları yanında, günümüzde önemli bir güncellik göstermesinin gündem nedenini küreselleşme süreci ile birlikte giden yeni dünya düzeni siyasetinin hızla dünyaya egemen olmasının sonuçlarında aramak yerinde olacaktır.

Küreselleşme ile büyük bir köy özelliği kazanan dünyada; zaman-mekan yoğunlaşmasının, toplumsal süreçlerde artan hız ve akışkanlığın, hususiyetleri ve sınırları eritip her yeri aynılaştırmasının etkisiyle, dünyada herhangi bir yerin 'belirli bir yer' olarak algılanmasını, yaşamasını güçleştiren bir benzetim teknolojisinin kol gezdiği söylenebilir.

Yerler, esas olarak da şehirler,hizmetler/imkanlar/fırsatlar için 'program paketleri' olarak bizzat tüketim maddesine dönüşüyor. Bu sürecin ilk akla gelen olumsuz etkisi yersiz yurtsuzlaşmadır.

İnsanların belirli yerlerle ilgili hassasiyetlerinin (bununla birlikte aidiyet duygusunun, 'rahat edilen yer, sığınak' olarak yurt mefhumunun) zayıflamasıdır. Böyle bir etkiyi hayatın kimi katmanlarında gözleyebiliyoruz, örneğin; siyasal elitin sol ve sağında çoğu zaman bu duygunun fazlasıyla hissedildiği görülür.

Bu duygunun çoğunlukla yaşandığı bunun gibi katmanlarda derin bir yabancılık duygusunun hakim olduğu; buna paralel olarak 'yer' 'yurt' özleminin vurgulandığı; ideal ve hedeflere uzaklığın ve yakınlığın büyük meseleler olarak addedildiği, özlem, hasret duygularının yoğunlaştığı; sürgünlük duygusunun bir şizofreniye dönüştüğü; bu ruh halinin, azınlık durumunda ya da büyük yenilgiler akabinde mekansal veya dönemsel olarak yoğunlaşma gösterdiği söylenebilir. Bu tarz vurguların yapılmasına diasporik, edebi ve siyasal söylemlerde çokça rastlandığı görülür. Büyük siyasal veya toplumsal dönüşümlerin arifesinde, göçlerde, bedensel veya ruhsal gelişim dönemlerinin geçiş zamanlarında (daha çok bireysel itkisi görülür) rastlanır. Sosyal psikolojinin de konusu olabilecek birçok rahatsızlığın da başlatıcısı olabilecek sonuçları da gözlenebilir.

Örneğin Ünsal'a göre, yerli düşüncenin Türkiye'deki oluşumunun başından beri kendisine bir yenilmişlik duygusu eşlik etmektedir; bu da kaçınılmaz olarak bu düşünceyi sürekli olarak bir 'asr-ı saadet'e, 'altın çağa", 'zafer'e atıfta bulunmaya itmektedir (Ünsal, 1998: 59).

Yerlilik sorununu Türk düşünce dünyasının önemli bir meselesi haline getiren diğer sebepler arasında, Doğu-Batı çatışmasının sonuçları ve modernizm-postmodernizm tartışmalarının dünyadaki siyasal kutuplaşmalarda yarattığı gerginlikler gösterilebilir.

Yerlilik kavramını sadece bu referanslar ışığında algılamak bizlere belli bir takım ön fikirleri kazandırsa da, Türkiye'de yerli olmak, ait olunan sosyo-kültürel bağlardan referanslarla birtakım öngörüler ve projeler ortaya koymakla eşanlamlı olarak algılanmıştır.

Batılılaşma hareketlerine veya bazı Türk aydınlarına yöneltilen eleştirilerden en önemlileri bu meyandaki eksikliklere işaret edilerek yapılmıştır. Hatta batılılaştırıcı siyasi uygulamaların Osmanlı tarihindeki ilk uygulamalarının görüldüğü Tanzimat Dönemi'nde II. Mahmut'a gösterilen tepkilerin kaynağında da bu tür bir vurgunun ağırlığı örnek olarak gösterilebilir.


Yerlilik kavramını modernlikle ilişkilendiren değerlendirmeleriyle Çiğdem'in de işaret ettiği gibi, modernliğin yersiz, yurtsuzlaştırıcı ve merkezsizleştirici iradesine karşı bir tepki olarak yerlilik kavramının kullanılması, kavramın sorun olarak ortaya konmasına elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Yerliliğin bir düşünce tarzı olarak algılanamayacağını belirten Çiğdem, bir düşünce üslubu olarak da düşünülemeyeceğini belirtir. Herhangi bir bilim, disiplin veya bir alan ya da bunların kurucu öğesi olarak da somutlanamayacağını düşünür. Yerlilik ancak bir iddia' ya da bir 'tavır' olarak belirginlik kazanabilir, yani bir düşüncenin taşıması muhtemel bir iddiası veya tavrı olarak (Çiğdem 2001: 66).

Çiğdem, yerlilik argümanının herhangi bir entelektüel, felsefi yahut sosyolojik verimi temsil etmediğini de düşünür. Kendiliğindenlik, sahicilik, özgünlük gibi terimler yerlilik argümanının kendisinde içkin olan özellikleri dile getirmektedir. Bu anlamıyla yerli bir edebiyattan, şiirden veya romandan bahsedilemeyeceği gibi başka bir şeyden de bahsedilemez (Çiğdem 2001: 68).

Yerlilik iddiasının kendisini hangi alanda ifade ederse etsin kültürel referanslara ilişkin bir iddia olduğunu; kültür kavramının ise yeniliğinin, modern oluşunun yerlilik kavramını dahi çok eskilere götüremeyeceğimizin ispatı olduğunu belirtir.

Çiğdem; yerliliğin tarihsel yeniliğinin, yerlilik iddialarının modernliğinden kaynaklandığını; ancak, bunun yerlilik ile modernliğin aynı ruhu taşıdıkları anlamına gelmeyeceğini düşünür. Aksine modernlik ve yerliliğin birbirlerine karşıt bir ruh oluşturma gerilimi içinde olduklarını söyler. Modernliğin yaymaya, merkezsizleştirmeye ve deneyime açmaya yönelik çabası, yerlilik iddiasının, içine kapanma ve kendisi olarak kalma tepkisiyle karşılanır (Çiğdem 2001: 68).

Çiğdem'in kültürel niteliklerle yani kültürel değerlerle içkinleştirdiği yerlilik iddialarının modernlikle geriliminden doğmasını açıklayan tezlerinin bir kısmına katılmak mümkün değil. Çünkü toplumlara renklerini veren kültürel değerlerin özgünlükleri dışında zaten bir başka kuşatıcı iddia daha ileri sürmek mümkün değildir.

Modernliğin de yayılarak merkezsizleştirdiği, aidiyet bağlarını zayıflattığında toplumlara yönelttiği silahın hedefi de bu kültürel dokudur. Kültürel doku ise içine insanlığın, toplumların her türünde siyasi-ekonomik-toplumsal her türlü insani kazanımlarını içine alan bir kavramdır.






















Kaynakça

ERİNÇ, Sıtkı M. (1995). Kültür Sanat -Sanat Kültür, Çınar Yayınları, İstanbul.

BORA, Tanıl (1998), "Sol ve Yerlilik Meselesi", Birikim. Sayı 111/112, ss. 47-55.

BORA, Tanıl(2000), "Sol Politika Dili Üzerine Düşünceler", , Birikim'den
Seçmeler 1: Yeni Bir Sol Tahayyül İçin, der. T. Bora, İstanbul: ss. 135-147.

ÇİĞDEM, Ahmet (2001), Taşra Epiği, İstanbul. Birikim

GÖKALP, Ziya (1976) Türkçülüğün Esasları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2001.

GÜNGÖR, Erol (1980). Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Töre Devlet Yayınevi, Ankara.

GÜVENÇ, Bozkurt (1985). Kültür Konusu ve Sorunlarımız, Remzi Kitabevi, İstanbul.

MÜRSEL, Safa (1980). Devlet Felsefesi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul.

SAFA, Peyami (1990) Türk inkılabına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul
ŞENER, Sami (2009) Sosyoloji, Sosyal Bilimlere Alternatif Yaklaşım İnkılab Basım Yayım 4. Baskı İstanbul
TURHAN, Mümtaz (1994). Kültür Değişmeleri (Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Teknik), Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul.

ÜNSAL, Süha. (1998), "Neden Onların Oksidentalistleri Yok?", Birikim. Sayı 111/112, ss. 56-69

Eklenme Tarihi: 10.01.2010

 
 

SİZİN YORUMLARINIZ

 16 / 56 / 273.283  

AJANS56.COM