|
|
|
| Türk Modernleşmesinde Özgünlük Problemi |
TÜRK MODERNLEŞMESİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ SORUNU: TÜRK AİLE HUKUKU ÖRNEĞİ
Giriş
Türk Medeni Hukukunun yüzyılı aşkın bir süredir maruz kaldığı değişikliklerle şekillendirilen son durumu; dinsel argümanların merkezindeki eski yapısıyla, laik-batı eksenli yeni yapısı arasında karşılaştırmalı bir hukuk yorumunu yapmayı gerektiriyor. Bu karşılaştırma aynı zamanda Osmanlı ile Cumhuriyet; doğu ve batı medeniyetleri ile toplumları arasında da sosyal, siyasi bir mukayesenin önemli sonuçlarını verecek verimli bir tartışma konusuna da ilham kaynağı oluşturacak bir önem arz etmektedir. Bilindiği üzere Cumhuriyetin ilanı ile birlikte pek çok reformla birlikte Türk medeni hukukunda yapılan söz konusu değişikliklerle, batı hukukundan yapılan belli bazı iktibaslara dayalı bir ithal hukuk anlayışı ile Türk toplum yapısına ve sosyal değerlerine uygunluğu tartışılır pek çok uygulama ve hukuki argümanlar hayata geçirilmiştir. Bu noktada Türk toplumunun sosyolojik gerçekliklerini batıdan yapılan iktibaslarla şekillendirilen medeni hukukun ilişkilerine göre sorgulamak ve uygunluk durumlarını denetlemek üzere Türk aile hukuku üzerine yapılan bazı mevzuat çalışmalarından hareket etmek zorunlu olmaktadır. (ASAGEM 1998)
Bu çalışmada, bu amaç doğrultusunda Osmanlı’daki aile hukuku kararnamesi ile Türk Aile hukuku mukayesesi ve medeni hukukun aileyi ilgilendiren son durumuna ilişkin bazı mevzuat çalışmalarından faydalanılarak bir sosyolojik değerlendirme sunulmaya çalışılacaktır. Burada Türk modernleşmesinin parametrelerini, aynı zamanda Cumhuriyeti kuran iradenin bazı felsefi, sosyal ve siyasi özelliklerini de değerlendirme zorunluluğu söz konusudur.
Türk Aile Hukukunun geçirdiği evrimi dönemsel okumalarla anlamak mümkündür, bu durum Osmanlının batılılaşma etkisine maruz kalmaya başladığı Tanzimat dönemi okumalarıyla sınırlı değildir, aynı zamanda Osmanlının kendi doğal gelişimsel çizgisini de hatırlamayı ve bu kendilik durumuna uygun bir analizi de gerektiriyor. Aynı zamanda Cumhuriyet sonrası bazı düzenlemelerle yapısal anlamda köklü bir değişim geçiren aile kurumunun ve onu işleten hukuki mevzuatlar, uluslar arası sözleşmelerle ve karşılaştırmalarla oluşan son durumunun da doğru görülmesi ve anlaşılması gerekmektedir.
Bu konuda Başbakanlık Aile Araştırmalar Kurumunun yıllara yayılan değişik çalışmaları ilham kaynaklarımızdır (Bkz. Başbakanlık Aile Araştırmalar Kurumu Yayınları).
Bu çalışmada da daha çok bu sorunlar, kavramlar ve olaylar merkezinde hareket edilmeye çalışılacaktır.
Türk (Aile) Hukukunun Modernleşme Serüveninde Atılan İlk Adımlar
Türk hukukunun modernleşme serüveni yaygın olarak Tanzimat dönemiyle başlatılır. Bu genel kanıyı haklı çıkaran durum Osmanlı Devletinin kuruluşundan 1839’a kadar köklü bir değişiklik çabasına rastlanmamasıdır.
Ancak Gülhane Hatt-ı Humayunu’nun ilâmı ile birlikte başlangıçta temkinli ve tedbirli; geçmişle uzlaşmacı ve sonraları artan bir hızla uzlaşmayı arka plana iten değişiklik çabalarına da rastlanmaya başlanmıştır.
Mustafa Reşit Paşa’nın; yaptığı/yapacağı hukuki düzenlemelere Şeyhülislamlıktan bir ilim adamı talebi ile Ahmet Cevdet Paşa’nın bu fonksiyonu icra edecek çabalarının en önemli meyvesi olan “Mecelle” si Bu dönemde Türk hukukunun modernleştirilmesinde din ve geleneğin de etkisinin nasıl dikkate alındığının bir göstergesidir.
1858’deki “Ceza Kanunname-i Hümayunu” ve Ahmet Cevdet Paşa’nın “Arazi Kanunnamesi” bu uzlaşı çabalarının ilk örnekleridir.
Nizamiye mahkemelerinin ve ilk Osmanlı temyiz mahkemesi olan “Divan-ı Ahkam-ı Adliye”nin İslam hukuk tarihinden “mezalim Divanları” ve Celaleddin Devvani’nin “Divan-ı Def-i Mezalim” risalesinden ilham alınarak kurulmaları ve meşrulaştırılmaya çalışılmaları da İlk Dönem Türk Hukuku Modernleşmesinde din ve geleneğin etkisini ve bu alandaki uzlaşı çabalarını örneklendiren durumlar olmuştur (Oğuz, 2000, s.198).
Bu dönemin modernleştirme çabalarının ana özelliği şeklen batılı ama muhteva olarak yerli (geleneksel) bir kanunlaştırma olmasıdır. Bu çabaların Aile hukuku alanına yansıyan ilk örneği 20. Asrın başlarında “Hukuk-ı Aile Kararnamesi”ne rastlanmasıyla ortaya çıkar. (Çeker, 1985).
1917 yılında yürürlüğe giren Aile Hukuku Kararnamesi üç kesimden oluşan bir komisyon tarafından formüle edilmiş ve Medeni Hukukun kadına verdiği tüm hakları Osmanlı kadınlarına vermiştir. Bu komisyonda yer alan üç grup Gayri Müslim temsilciler, geleneksel ulema ve modern aydınlar olmuştur. Osmanlı modernleşmesi böylece farklı toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran tarzda bir seyir izlemekteydi. Osmanlı’nın sentezci modernleşme çabasının sonucunda değişik kesimden Osmanlı aydınları ortak değerlerde buluşma noktasına gelmişlerdir. Mesela Birinci Meşrutiyet aydınlarından Batı eğitimli Mithat Paşa ile medrese eğitimli Cevdet Paşa farklı çizgilerde olmalarına rağmen benzer şeyleri savunmuşlardır. Aynı şekilde İkinci Meşrutiyet aydınlarından birbirine son derece zıt iki kutupta yer alan Abdullah Cevdet ile Said Nursi Meşrutiyet fikri etrafında gelişen benzer siyasi projeleri savunabilmişlerdir. (Çaha,2001, sh.15).
Ancak 1850 sonrasında Ticaret kanunnamesi, Usul-i muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi, Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi, Usul-i Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu, Usul-i Muhakemat-i Cezaiyye Kanunu gibi kanunnameler hem şeklen hem de muhteva olarak batıdan alınan kanun örnekleridir (Aydın, 2000 s.340).
Ticaretle veya ceza hukuku ile ilgili düzenlemelerde hem şeklen hem de muhteva olarak batılı bir anlayış kolayca ve daha erken bir dönemde ikame edilebiliyorken; Aile hukukuna yönelik iyileştirme ya da düzenlemelerde köklü bir değişikliğe rastlanmaması ya da muhteva olarak İslam toplum geleneğine sadık kalınmaya çalışılmasının değişik nedenleri vardır. Bu yazıda bunun nedenleri üzerinde durulacaktır.
1920 sonrasında oldukça köklü bir değişiklikle aile hukukunu temelden değiştiren bir takım radikal değişiklikler ortaya konmuştur. Bunun bu tarihlere kadar ertelenmesinin nedenlerinin temelinde Osmanlıdaki toplumsal yapı ve onu oluşturan temel dinamiklerin henüz böylesi radikal bir değişime rıza gösteremeyeceğinde aranmıştır. Ancak bununla birlikte başka nedenler de etkili olmuştur.
1923 ve 1924 tarihli aile kanun tasarıları birincisinde daha ağırlıklı olmak üzere esas itibarı ile İslam Hukukuna dayanmaktaydı. Ancak zamanla bu özelliğinden uzaklaşmıştır. Başlangıçta özgün bir modernleşme süreci yaşayacağına dair ümit veren Türk Hukuku modernleşmesi zamanla gelenekten tamamen kopacağının sinyallerini aile hukuku üzerinde de radikal değişiklikler yaparak vermeye başlamıştır.
Burada cevabı aranması gereken esaslı soru: Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk Hukukçularının neden bize özgü bir modernleşme modeli ortaya koyamadıklarıdır?
Çalışmamızın bundan sonraki bölümlerinde bu sorunun cevabı da aranacaktır.
Türk Hukukunda Modernleşmeyi Başlatan Nedenler
Türk modernleşmesinin hukuku ilgilendiren boyutuyla ilgili göze çarpan en önemli eksiklik kendine özgü bir modernleşme üretememiş olması olarak gösterilmektedir. Bunun nedenleri düşünüldüğünde ortaya çok yönlü bir nedensel çerçeve çıkmaktadır. Yine de temel nedenler olarak sıralanabilecek belli başlı noktalar vardır.
Ancak bunlardan önce Türk hukukunun neden bir modernleşme sürecine girdiğini ortaya koyan bazı belirleyici noktalara değinmek gerekir. Bu noktalar:
1-Dünyadaki ekonomik, siyasi ve sosyal hayattaki hızlı değişikliklerin Osmanlı hukukuna kaçınılmaz yansımaları
2-Geleneksel hukuk kurumlarında yeni bir yapısal ve niteliksel düzenlemeye ve bununla birlikte hukuki mevzuatlarda değişiklik yapılmasına duyulan acil ihtiyaç
3-Osmanlıda mevcut mahkemelerin yapısı, hakim sayısı ve kullanılan hukuk kitaplarının dilinin(Arapça) değişen sosyal, kültürel ve siyasal duruma uygun olmaması ile yapısal bir değişikliğe duyulan acil ihtiyacın ortaya çıkması
4-Osmanlı’nın içerdiği etnik farklılık ve hakim olduğu geniş coğrafi alanla birlikte uluslar arası arenada gerek azınlıklarla gerekse dış ülkelerle siyasi ve ekonomik münasebetleriyle böylesi bir yapısal değişime ihtiyaç duyması
5- Sanayi devrimi ile birlikte Avrupa’da değişen toplumsal yapı ve ekonomik anlayışın Osmanlı devleti’ne etkilerinin artık doğrudan hissedilmeye başlanması
6-Lozan’da geleneksel hukuk ve eğitim anlayışının terk edileceğine dair verilen sözler ve yapılan anlaşmalarla bu düzenlemelerin iyice hız kazanarak oldu bittiye getirilmesi
Türk Modernleşme Sürecindeki Büyük İhmal: Kendine Özgülük Eksikliği
Tüm bu anılan sebepler, Türk modernleşmesinin hukuka yansıyan yönlerini etkileyen sebeplerdir. Bu sebeplerin harekete geçirdiği Türk hukuk modernleşmesi sürecinin sonunun “kendine özgülük” eksikliği ile ortaya çıkmasının nedenlerini doğru anlamak ise yine modernleşmeyi başlatan ihtiyaçları hatırlayarak mümkün olacaktır.
Bunun dışında; Osmanlı hukukçularının bu “kendine özgülük” modelini ortaya koyacak bir zihniyet ve gerekli bilgi birikimine sahip olamamaları da bir diğer belirleyici sebep olarak dile getirilmiştir. Örneğin; dışsal ve içsel pek çok olayın hızla Osmanlı toplumsal yapısına ve coğrafi, etnik özelliklerine etki etmesi karşısında bu dinamik etki sahasına aynı dinamizm ile karşı koyacak reflekslere sahip bir Türk (hukukçu) aydın profilinin yeterince yetiştirilememesi Türk hukuk modernleşmesinin özgünlük eksikliğini bir miktar açıklamaktadır.
Yine İslam hukuku alanında istenilen nitelikte ve kıvamda kanunlaştırma yapmak için gerekli iç hazırlığın ve organizasyonunun yapılamaması ve yapılan tüm değişikliklerin bir oldu bittiye getirilerek aceleyle yapılması da bunda etkili olmuştur.
İlk modernleşme hamlelerinin görüldüğü klasik dönemde Aile hukuku alanında yapılması planlanan ve yapılan tüm değişikliklerde özellikle din-gelenekle uzlaşma çabalarına aşırı hassasiyet gösterilirken diğer alanlarda buna hiç hassasiyet gösterilmemesi de bunda etkili olmuştur.
Bu farkın sosyal siyasi kültürel ve ekonomik nedenleri bellidir ama bu durum Osmanlı aydınının bazı alanlarda ya da kurumlarda yaptığı değişikliklerin diğer kurumlara da etkili olacağının çok da bilincinde olmadığını ya da bilinçli bir sürecin işletildiğini göstermektedir.
Bu sürecin sonunda ortaya çıkan köklü değişim çabaları aslında bilinçli bir tercihin de işareti sayıla bilir belki de. Yani, aile hukukuna yönelik düzenlemelerin başlangıçta gelenekle uzlaşması ve 1920 sonrasında bir kopuşun gerçekleşmesi bu ertelemenin bilinçli bir tercih olabileceğine dair işaretler de taşımaktadır.
Yine, kendine özgülük modelinin ortaya konulamamasının nedenleri arasında sıklıkla klasik medrese ulemasının niteliklerinin çağın değerlerini anlayıp yordayacak bir potansiyele sahip olmadığı vurgulanmaktadır.
Klasik fıkıh ulemasının sadece sanayi devrimi ve onun sonuçlarını yordama konusundaki eksikliği değil aynı zamanda Osmanlının İslam hukuk tecrübesinin de bu ulema tarafından yeterince anlaşılarak değerlendirilebildiği konusunda da şüpheler vardır. Örneğin, Abduh ve Efgani gibi İslam modernistlerinin eklektik hukuk yorumlarına en büyük eleştiri ve reaksiyoner tepkiler bu fıkıh ulemasından gelmiştir (Aydın, 2000 s.347).
Hukuk-ı aile Kararnamesi’nin hazırlanmasında her ne kadar batıcı ve özellikle Türkçü aydınların rolü olmuşsa da bu kararnameye de en büyük reaksiyoner tepki klasik fıkıh ulemasından gelmiştir (Çeker,2000).
Katkı yapma amacından çok muhafazakar bir tavırla statükocu bir anlayışla ortaya konan bu reaksiyon; aile hukuku kararnamesi ile kadına daha geniş boşanma hakkı, zorla evlenme ve zorla boşanmanın geçersizliği; sarhoşun evlenme ve boşanmasının geçersizliği gibi bazı düzenleyici altı asırlık tecrübenin ortaya koyduğu yenilik çabalarının sürekliliğini engelleyen bir sorun üretmiştir.
Denilebilir ki söz konusu yenilikler ve içtihat çabaları sürdürülebilir ve geliştirilebilir bir imkan bulsaydı o zaman Osmanlıdan cumhuriyete uzanan modernleşme serüveni gerçekten kendine özgü bir model üretimi ile sonuçlandırılabilirdi. Ancak Osmanlıda örneği Tanzimat öncesinde görülen benzer yenilik çabalarının benzerlerine bu klasik fıkıh ulemasında rastlanmaması, İslam hukukunu donuklaştıran ve içtihat kapısını kapatarak fıkhı donduran tavırları da eklendiğinde Türk hukukunun kendine özgü bir modernleşme modelini neden ortaya koyamadığının bir miktar daha açıklaması bulunabilir.
Sadece bu noktanın izinin sürülmesi bile Osmanlı modernleşmesinin her alanda nasıl bir özgünlük potansiyeli taşıyarak ortaya çıkabileceğini gösterecek pek çok kanıtı bulmaya yeter. Sanıldığının aksine Osmanlı, despotik bir iradeden meşrutiyete oradan da cumhuriyete uzanan bir evrilme yönüne sahip değildir ve tüm düzenlemelerini batı etkisi ile yapmamıştır. Sadece meşrutiyet ve sonrasını izleyen dönemlerde bu özgünlük potansiyeline aykırı olacak ve çağın koşullarınca belirlenen aceleci hamlelerle Osmanlının gerçekte özgün bir modernlik olanağını kaçırdığı söylenebilir. Aile hukukuna yönelik düzenlemelerin bundan sonraki özelliği de bu yüzden çok da Osmanlı toplum yapısına özgü nitelikler taşımamıştır (Yılmaz, 2008, sh.11).
Bir açıklama da Cumhuriyet dönemindeki Aile hukukuna yönelik reform çabalarına karşı genel olarak; halktan ve muhafazakar aydınlar kanadından hep bir şüphe içerikli muhalefetin gösterilmesinde bulunabilir. Bugün bile örneğine rastlanabilecek bu muhalefetin arka planında bu reform çabalarının samimiyetsizlik içerdiğinin düşünülmesidir.
Bu durum, modernleşme hareketlerinin veya hamlelerinin yeterli desteği almasını ve tabanını bulmasını güçleştirmiş ve sağlıklı bir yenileştirme için gerekli kamuoyu konsensüsünün oluşumunu engellemiştir.
Çünkü batılılaşma yanlılarının toplumun batılılaştırılmasında çok kullanışlı bir enstrüman olarak gördükleri aile hukukuna yönelik tüm düzenleyici çabaları bu çevrelerce bu niyetleri ile birlikte değerlendiriliyordu.
Gerçekte de batılılaşma yönündeki tüm düzenleyici çabaların bir oldu bittiye getirilmesi geleneksel çevrelerde müthiş bir reaksiyoner düşünce ve aynı zamanda bu çabaların samimiyetine karşı, karşı konulamaz bir şüpheyi geliştiriyordu. Tabi burada Cumhuriyet aydın ve hukukçularının Osmanlı mirasını reddetmedeki şaşılacak hevesi etkili olmuştur.
Aslında görüldüğü üzere özel olarak aile hukuku genel olarak da Türk hukukunun modernleştirilmesi çabalarının Türk toplumsal yapısına özgü, özgünlük modeli ortaya koyamamasının temel nedenleri olarak sayılan bu yenileştirme çabalarındaki esas sorunlar düzenlemelerin kabulü ve uygulanmasında acelecilik ve aynı zamanda eklektik anlayışların tercihi gibi bir kolaycılığın hakim olmasında etkili olmuştur.
Bu arada genel olarak Osmanlı modernleşmesini batılılaşma tecrübesinin bir sonucu olarak gösteren yığınla tarih anlatısı ve yorumunun aksine Osmanlının tarihi boyunca anayasal öneme sahip özgün siyasi kavramlar, hukuki belgeler, idari yapılar ve siyasi tavırlar ürettiği de gözden kaçırılmaması gereken bir yöndür. Osmanlının bu yönüne atıfların azlığı meşrutiyet tecrübesi esnasında yoğun bir batı baskısı görmesi içte ve dışta batılılaşma çabalarına hizmet veren aydınların tutumu etkili olmuştur. Ancak gerçekte Osmanlı gerek idari yapısında gerekse hukuki düzenlemelerinde batıdan daha önce belki de güçler ayrılığı ilkesini ve aile hukukuna yönelik günümüzdekine benzer düzenlemeleri harekete geçirmiştir (Yılmaz, 2008/1 s.7).
Türk Modernleşme Tarihinde Özgün Bir Modernleşmenin İmkânı Üzerine
Osmanlı modernleşmesinde özgünlük potansiyeli arayan ve alternatif bir modernleşme olanağı bulduğunu iddia eden tarih ve sosyoloji yorumlarının ortak özelliği oryantalist tarih okumalarına bir karşı koyma ve alternatif sunma hevesinin göze çarpmasıdır. Söz konusu yorumlar, oryantalizmin belli başlı ve indirgemeci doğu algısına bir karşı koyuşu da ihtiva ederler. Bu yorumlar, ayrıca Oryantalizmin; Osmanlı için gördüğü “rasyonalite eksikliği, değişime izin vermez, despotik ve tek adam yönetmelerinin egemen olduğu, demokrasi ve modern hukuka geçit vermez” şeklindeki algısına bir meydan okuma girişimleridir ve her meydan okuma girişimindeki sağduyudan yoksunluk ve duygusallık izlerini taşırlar. Osmanlı modernleşmesini bu bağlamda ele alan tarih ve sosyoloji yorumlarını bu noktadan eleştiren Ömer Çaha, şu ifadeleri kullanır:
“Farklı toplumlarda farklı siyasal modernleşmeler” düşüncesini sempatik bulan Türkiye gibi bazı Üçüncü Dünya aydınları kendi ülkelerindeki otoriter veya yarı totaliter rejimleri kendi tarihsel evrimi içinde değerlendirerek bu yönetim biçimlerinin “bir tür siyasal modernleşme” olduğunu savunurlar. Türkiye’de son zamanlarda statükocu aydınların, yarı totaliter veya otoriter politikaları meşrulaştırma dayanağı olarak “tarihsel şartlara” ve “özgün koşullara” sıkça başvurduklarını biliyoruz. Kuşkusuz tarihsel dinamikler ve özgün koşullara dayalı bir anlayış metodolojik bir hareket noktası olarak kabul edilebilir. Bir toplumun ortaya koyduğu sosyolojik ve siyasal kurumları en iyi tahlil etme, en iyi anlama yöntemi olarak bu toplumların tarihsel geçmişlerine bakılabilir. Zira toplumların tarihsel arka planları aynı zamanda toplumların bilinç arka planını da şekillendirdiği için bilinç arka planını okumak için toplumların tarihinden başlamanın kabul edilebilir metodolojik bir tarz olduğu söylenebilir. Ancak mevcut kurumların, değerlerin, politikaların ve statükonun devamını sağlamak ve meşrulaştırmak bakımından tarihe ve özgün şartlara sığınılması kabul edilmez bir yanılgıya yol açar (Çaha,2001, sh.125).
Alternatif ve kendine özgü modernlik arayışlarına her ne kadar Ömer Çaha’nın yukarıdaki itirazları ve eleştirileri merkezinde dudak bükülse de Osmanlıda modernlik serüvenini besleyen özgün dinamikleri bulmaya çalışan ve bunlara işaret eden arayışları bu şekilde küçümsemek öncelikle jakobenist ve batılılaşma ekseninde görülen modernleşmeci tarih anlatılarını beslemekten başka bir işlev görmeyecektir.
Türk aile hukuku üzerine çalışan ve tarihsel referanslar eşliğinde buna dair tezlerini dillendirenlerin ortak ama bir o kadar da yanılgı ihtiva eden kanılarında Türk aile hukukuna yönelik tüm radikal değişikliklerin temelinde Türk modernleşmesinin batılılaşma ile sonuçlanan sürecinin etkisini abartırlar. Ancak son zamanlarda artan bir çoklukla yeni tarih araştırma bulguları ve Osmanlıya odaklanan yeni bakış açıları durumun hiç de böyle olmadığını düşündürtüyor. Bu araştırma sonuçları Osmanlının 15.Yüzyılında başlatılan batı modernleşmesinden bağımsız bir modernleşme geleneği ve Osmanlıya özgünlük kazandıran bir değişme dinamiğinin varlığına işaret ediyor. Bu işaretleri en vurgulu bir biçimde dile getiren tarihçiler arasında Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Kemal Karpat gibi Türk tarihçiler yanında Stanford Shaw gibi yabancı tarihçiler de gösterilebilir.
Söz konusu iddiayı çok büyük bir inançla savunan tarihçiler arasında bulunan Prof. Dr. Cemal Kafadar kendisi ile yapılan bir söyleşide, Türk modernleşmesinin özgün dinamiklerini Osmanlının erken dönemlerine kadar götürüp ve oradan başlatarak bu iddiasını şu sözleri ile temellendirmektedir:
“Bazı yargılarımız değişti. İktisadi hayatı tamamıyla yönlendiren, merkeziyetçi bir Osmanlı devleti anlayışı vardı çok uzun yıllar. Oysa esnaf teşkilatı (loncalar ve Ahiler) üzerine yapılan yeni çalışmalardan öğrendiklerimizle, toplumun uzlaşma, ittifak, gelenek ve eski alışkanlıklar üzerinden sürdürdüğü faaliyetlerini, devletin çok da fazla yönlendirmediğini düşünüyoruz şimdilerde. Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var: 16. yüzyıldan bu yana, Osmanlı toplumunun kendi dinamikleriyle, kendi içinden, bir modernleşme ve sekülerleşme serüveni yaşadığı. Yani bizim Batılılaşma dediğimiz olaydan çok daha önce, sosyal mekanlar etrafından anlatabileceğimiz bir sekülerleşme süreci var. Bu, Osmanlı tarihini ele alanlar tarafından pek üzerinde durulmamış, yeni bir vurgu. Tepeden inme bir modernleşme yoktur. Yani Türkiye`de modernleşmenin ve sekülerleşmenin ille de tepeden inme bir şey olarak algılanması gerekmiyor. Tarihçiler Çin`e, Hindistan`a, Osmanlı toplumuna baktıklarında tepeden inme reformculuktan bağımsız iç dinamikleri arıyor son yıllarda. Sekülerlik olsun, hürriyet kavramı olsun, anayasal düşünce olsun, acaba Batı`yı model alma, Batı`dan direkt olarak esinlenme anlamında, Batılılaşma başlamadan, bu toplumlarda, bu düşünce ve tavırların nüvesi var mıydı sorusunu soruyorlar ve verdikleri cevap, evet, önemli bir şeyler var; bu yeni çağ dediğimiz, 1500 ve 1800 arasında. Bu, bizi geçmişle barışmaya getiren bir yol olsa gerek. Bıçakla keser gibi, Cumhuriyet`i Osmanlı`dan ayırıyoruz. Cumhuriyet`i bir yandan bir kopuş olarak görüyoruz; ama bir yandan da Cumhuriyet, Türkiye`de Osmanlı tarihi çalışmalarının en çok geliştiği dönemdir.”(Kafadar,2004).
Alternatif tarih yorumları eşliğinde gerek Türk modernleşmesini gerekse onun bir nüvesi olan aile hukuku modernleşmesini anlamaya çalışmanın aslında batı dışı modernlik imkanları açısından önemli birtakım kazanımları da besleyeceği açıktır.
Sonuç Yerine
Gerekli olanın değil, kolay olanın; doğru olanın değil hızla yapılabilecek olanın tercih edilmesi ile birlikte Türk hukuku bir ucubeye döndürülmüştür. Adeta bir yap boz tahtasına dönüşen Türk hukuku pek çok ülkeden alınan ve birebir tercümelerle yerleştirilen düzenlemeleri ihtiva eden prefabrike bir görünüm kazanmıştır.
Döneme hakim olan reformist mantığın uzun süreli bir hazırlık sürecine tahammül edemeyerek İsviçre Medeni Kanununu parça parça ve değişik kişilerce tercümelerini yaparak Türk hukukuna eklemlemesi ile iyice prefabrike bir görünüm kazanan Türk hukuku özellikle aile hukuku alanında oldukça garip bir ikilemi ortaya çıkartmıştır.
Çok evlilik resmi nikah boşanma miras vs. gibi konularda yüzyılı bulan bir garabet ve gerginliğe davetiye yapan bu düzenlemelerin artık Türk toplumuna özgü bir modernleşme doğurmadığı gayet açıktır.
İşin daha ilginç tarafı basit saha çalışmaları ile yapılacak sosyolojik araştırmalar ve analizler Bu hukuki düzenlemelerin Türk toplumuna ne kadar uygun bir modernleşme doğurduğunu gösterecektir. Ancak yıllardır bu alanda şaşılacak derecede bir suskunluk ve atalet vardır.
Türkiye’de hukuk sosyolojisi çalışmalarının yavanlığı aslında saha araştırmaları ile kendisini gösterecek bu garabetin varlığı ile kendisini iyice gösteriyor. Bu konuda batılı normların ve hukuk anlayışlarının Türk toplumsal yapısı ile örtüşmeyen yönlerini rahatlıkla ortaya koyması beklenen sosyolojik çalışmaların yetersizliğinin nedenlerini cumhuriyet aydın ve sosyologlarının realiteden korkması ile değerlendirebilir miyiz acaba?
BİBLİYOGRAFYA
ASAGEM (2008) “4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Yönelik Kanunun ve Uygulamalarının Değerlendirilmesi Üzerine Bir araştırma” Ankara
Aydın, M. Akif. (2000) “Türkiye’nin Hukukî Modernleşmesi” Modernleşme İslam Dünyası ve Türkiye İSAV Milletlerarası İlmi Tartışmalar Dizisi: 7 Toplantılar Dizisi: 35 Ebru Yay., Sh.,337-352 İstanbul
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı (ASAGEM) (1991) “Aile Politikaları- Karşılaştırmalı Ülkeler Panoraması” Ankara
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı (ASAGEM) (2001) “Aileyle İlgili iki ya da çok taraflı uluslar arası antlaşma ve sözleşmeler” Ankara
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı (ASAGEM) (1998) “Aileye Yönelik Mevzuat” Ankara
Çaha, Ömer. Prof. Dr.(2001) Modernleşme, İslam Dünyası Ve Türkiye (Derleme) “Türkiye’nin Siyasal Modernleşmesi” İsav Kitaplığı, İstanbul.
Çeker, Orhan. (1985), “Aile Hukuku Kararnamesi” (Osmanlı Kanunları Serisi-1) İstanbul
Kafadar, Cemal. Prof. Dr. (2004) “Zaman Gazetesi” Röportaj, 30-04-2004
Oğuz, Arzu. (2000) “Türk Medeni Hukukunun Gelişim Çizgisi ve Karşılaştırmalı Hukukun Rolü” Modernleşme İslam Dünyası ve Türkiye İSAV Milletlerarası İlmi Tartışmalar Dizisi:7 Toplantılar Dizisi:35, Sh.195-206 Ankara
Ural, Sami Sezai. ve Dr. Karagülmez. Ali. (2003) 2. Baskı, “Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usulleri” Seçkin Yay., Ankara
Yılmaz, Hüseyin. (2008/1) “Osmanlı Devletinde Batılılaşma Öncesi Meşrutiyetçi Gelişmeler” Divan Dergisi, , İstanbul
|
| Eklenme Tarihi: 04.05.2009 |
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|