|
|
|
| Bir Yap-Boz Tahtasının Son Kurbanı: Felsefe Grubu Dersleri |
Felsefe ve sosyal bilimler alanındaki eğitimin Türkiye’deki son elli yıllık serüveni oldukça garip bazı iktidar politikalarına sahne olmuştur. Özellikle felsefe ile ilgili bakışın dönemsel politik söylemlere veya planlamalara bir kurban olarak seçilmesi artık kanıksanmış bir durumdur. Bazı dönemlerde “inançsız yetişiyor” retoriğine kurban edilen veya “ağır sanayi hamlesi” politikaları nedeniyle önemsenmeyen yine pedagojik formasyon eğitimi gerektiren öğretmenlik mesleğine layık görülmeyen ve “irticanın arka bahçesi” olarak düşünülen felsefe ve sosyoloji gibi bölümler, hem gereken ciddiyetiyle öğrencilere sunulamamakta hem de bir türlü gelişmiş ülkelerin eğitim çizgisini tutturacak bir niteliğe kavuşamamaktadır. Bu durum yeterlilik, kalite açısından Türk düşünce dünyasının ve genelde aydınının gelişme ufkunu kapatan ve düşünceyi dar kalıplara ve ehliyetsiz öğrencilerin elinde sığlaştıran bir zemin üretmektedir. Bu yüzden, hiçbir öğrencinin hayallerini filozof olmak süslememekte felsefe öğretmeni olmak artık son çare olarak, kazanamayan öğrenci niteliğinin eline teslim edilmektedir. Bu durumu doğuran ise eğitim sistemine müdahale edip onu restore eden ve bunu yaparken de çok da rasyonel ya da bilimsel temellere uğramayan bir takım kriterlerle hareket eden planlamacıların inisiyatifleri. Bu konuda inisiyatif sahibi kurumlar veya planlamacılar olarak Milli Eğitim Bakanlığının da ÖSYM’nin de YÖK’ün de tavrı bu konuda pek de farklı değil.
İlginçtir, her yıl on binlerle ifade edilecek sayıda mezun veren ve işsiz kalan, sosyal bilimler alanlarını ilgilendiren (sosyoloji, Felsefe, Tarih ve Psikoloji gibi) bölümlere mensup kimselerden de ciddi bir protest tavır gözlemlenmiş değil henüz. Böylece, garipçe kanıksanmış bu durumun kamuoyunda hiçbir tepki üretmemesi bu cephede işlerin yolunda olduğuna dair bir güçlü kamuoyu da oluşturuyor. Bu yüzden kimsenin aklına bu alanlarla ilgili iyileştirici bir çalışma yapmak gelmediği gibi var olan iyi noktalar da birer birer tırpanlanıyor. ÖSYM’nin son 10 Kasım 2008 düzenlemesi bu tırpanlamaya çok iyi bir örnek aynı zamanda,
10 Kasım 2008 Günü ÖSYM tarafından yapılan sürpriz açıklama ile sınav sisteminde sezonun neredeyse yarısında deklare edilen bazı değişikliklerle ilgili kamuoyunda ortaya çıkan endişeler ve itirazlar ÖSYM yetkililerini oldukça çetrefilli bir tartışmanın odak noktasına doğru çekeceğe benziyor. Söz konusu bazı değişiklikler şu şekilde özetlenebilir.
Geçen yıl EA2 puanının hesaplanmasında etkili olan Edebiyat-Sosyal Testinin soru dağılımı branşlara göre şöyleydi:
Edebiyat 17
Coğrafya 8
Psikoloji 5
10 Kasım itibarı ile ÖSYM bu soruların dağılımını
Edebiyat 20
Coğrafya 10
Şeklinde yeniden düzenledi. Böylece edebiyat sosyal testine dahil olan Psikoloji soruları SÖZ2 puanının hesaplandığı Sosyal 2 bölümüne dahil edildi
Geçen yıl SÖZ2 puanının hesaplanmasında etkili olan Sosyal 2 Testinin soru dağılımı branşlara göre şöyleydi:
Tarih 13
Coğrafya 7
Sosyoloji 5
Mantık 5
10 Kasım itibarı ile ÖSYM bu soruların dağılımını
Tarih 13
Coğrafya 5
Sosyoloji 4
Mantık 4
Psikoloji 4
Şeklinde yeniden düzenledi.
Bu düzenlemeyle birlikte ÖSYM yetkililerinin başını oldukça ağrıtacak ilginç bir çelişki de doğdu. Öğrencilerin tercih edecekleri bölümlerin puan türlerinin, çözecekleri testlerle ilgisizliği bu konuda tartışmalar ve itirazlar doğuruyor.
Örneğin, EA2 puan türü ile seçilen sosyolojiyi EA öğrencisi, sosyoloji sorularını çözmeden seçebiliyorken bu testten esas sorumlu olan Sözel öğrencisi ise bu bölümü seçemiyor.
Yine EA2 puan türü ile Psikoloji, Rehberlik ve Sosyal Hizmetler gibi psikoloji içerikli bölümleri EA öğrencisi testlerini çözmeden seçebiliyorken sözel öğrencisi bu testlerden sorumlu tutuluyor ama bu testlerle ilgili bu bölümleri seçemiyor.
EA2 puan türleri ile öğrenci alan Hukuk,PDR,Sınıf Öğretmenliği, Uluslar arası İlişkiler, Sosyoloji ve Psikoloji gibi bazı gözde bölümlere odaklanan öğrenciler Sözel derslerini başardıklarında seçebilecekleri cazip bir alan olmayınca da bu puan türünü artıran derslere ve ilgili testlere ilgisiz kalmakta bu durum bu branşlarda denetimin ve motivasyonun sağlanmasında gerek okul idareleri gerekse öğretmenler açısından güçlükler üretmektedir.
Tabi bu durum, öğrencilerin mesleklere, branşlara ve öğretmenlere bakış açısını, sosyal bilimler alanı ile ilgili dersleri algılama biçimlerini de olumsuz belirleyen durumlar da üretiyor. Öğrencinin derslere yaklaşımını, özellikle felsefe grubu derslerine bakışını olumsuz etkileyen bu durumun ürettiği/üreteceği en büyük sorun ise gerek özel sektörde gerekse milli eğitim kurumlarında zaten zorla tutunmaya çalışan felsefe grubu öğretmenlerinin öğrencilerini derslere duyarlı hale getirmelerini, motive etmelerini engellemek olmaktadır.
Böylece, Eğitim Öğretim planlamasının içinde bu tarz bir yaklaşımla öğrenci seçmeye yönelik, puan türlerini belirleme stratejileri çok başıboş, denetlenemez boşluklar ve sorunlar üretmektedir. Okullarda ve Özel eğitim kurumlarında öğretmen öğrenci sorunlarını olumsuz anlamda etkileyen bu durumun özellikle bazı alanların ortak alana dahil edilmesi ve SÖZ2 puanı ile seçim yapılabilmesini sağlamakla mümkün olacaktır. Özellikle Psikoloji, PDR, Sosyoloji ve Sosyal hizmetler gibi bölümlerin SÖZ2 puan türü ile seçilmesi, EA ve SÖZEL öğrencilerine ortak alan olarak belirlenmesi sorunu çözecektir.
Verimli bir eğitim öğretim planlaması ve yapılanmasında tuhaf çelişkiler doğuran bu tip değişikliklerin yetkililerce sadece müfredat dikkate alınarak hazırlanması, hesaplanmayan bu yüzden öngörülemeyen pek çok psiko-sosyal ve ekonomik sorunu da beraberinde getiriyor. Örneğin, özel sektörde hatırı sayılır sayıda istihdam olanağı bulan sosyoloji, felsefe ve psikoloji mezunlarının işsizlik sorununu doğuracak ve milli eğitimdeki öğretmenlerin ders verimliliğini, mesleki motivasyonlarını azaltacak bu düzenlenmenin tekrar gözden geçirilmesi gereklidir. En azından EA ve Sözel öğrencilerinin birlikte seçebilecekleri ortak alana psikoloji, rehberlik, sosyoloji ve sosyal hizmetler bölümlerinin kaydırılarak EA öğrencilerinin sözel testlere de önem vermesi sağlanarak felsefe grubu derslerinin cazibesi artırılabilir, doğrusu da budur.
ÖSS’nin, branşlara göre uygun gördüğü soru dağılımının gösterdiği bir diğer önemli nokta: Türkiye’de eğitimin dizaynında felsefe grubu derslerine o kadar da ehemmiyet verilmediğidir. Öğrenciyi hızlı okuyan, anlayan, yorumlayan ve sorun çözen bir eleminasyona tabi tutmak için düzenlenen sınav planlanmasında bu fonksiyonu asıl görecek olan felsefe grubu derslerine ayrılan soru sayısı ve bunlardan sorumlu öğrenci sayısının azlığı düşündürücüdür.
Bu yüzden uluslar arası arenada tanınmış akademisyenler aydınlar yetişmemesi kaçınılmazdır. Sosyoloji kökenli YÖK başkanımız bu sistemle sosyolojinin kıyısından bile geçemezdi. Öğrencilerin dillerine pelesenk olan seçenekler bu sınav sistemi nedeniyle o kadar az ki. Her öğrenci Eşit Ağırlıkçı ise Hukuk veya PDR; Sayısalcı ise Tıp veya gözde birkaç mühendislik peşinde. Bu sistemde Sözel öğrencisine eğer öğretmenlik kazanamadıysa kala kala Fen Edebiyat’ın formasyon sıkıntılı mayınlı tarlası kalıyor. Bu durum neticesinde Fen Edebiyat’ın bölümleri zoraki tercih yapmış ve artık başka bir çaresi kalmamış olduğu için buraları seçmiş en düşük potansiyeli taşıyanlara kalıyor. Bu durumun üreteceği ya da ürettiği sorunlar ayrıca düşünülmelidir, öğrenci niteliği ve sonrasındaki istihdam sorunları akla gelenlerden birkaçı Sınav sonrası kazanan öğrencilerin %95’i istemedikleri ve mecburen seçtikleri okulları okumak zorunda kalıyorlar bu yüzden. Böylece mutsuz meslek erbapları arasına her yıl bu sayının en az yarısı kadarı daha katılmış oluyor.
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin bu tarz bir sınav stratejisi ile belirlediği öğrenci seçme kriterlerinin bu sınav sistemi ile neyi amaçladığı belli değil. Bu kriterlerin üreteceği ve üniversiteye yollayacağı öğrencilerin niteliği şimdiden bazı olası sorunları da öngörmemize olanak sunuyor. Meslek liselilere reva görülen kat sayı zulmü ile oluşan kast tipi örgütlü yapıyı/kaderi aşamayan yüz binlerce öğrencinin bu sorununa hal çareleri aranırken ya da Fen Edebiyat öğrencilerinin öğretmenlik atamasına ilişkin paradoks henüz çözüm bulamamışken ÖSYM’nin bu son düzenlemeyle başına ne türlü işler açtığı yavaş yavaş görülecektir.
Kitle kültürü, İletişim çağı ve teknolojik imkanların zirvede olduğu yüzyılımızda bunun için gerekli öğrenci niteliklerini bu seçme sınavında öne çıkarması beklenen ÖSYM’nin, bu tarz bir sınav yapılandırmasında bu kriterlerin yakınına bile düşmediği rahatlıkla söylenebilir. Öğrencinin, analitik düşünme, doğru okuma, sorunları doğru tespit etme, okuduklarından doğru sonuç çıkarmasında felsefenin; insan ilişkilerinde ve toplumsal ilişkileri anlamada gerekli bilişsel alt yapıya sahip olup olmadığını belirlemede sosyolojinin; kişilik düzeyinde kendini tanıma ve kontrol etme sürecinde etkili bir bilgi disiplini olan psikolojinin veya akıl yürütme becerilerini, muhakeme yeteneğini belirlemede mantığın asli fonksiyonu görmezden geliniyor. Bu durumda da öğrenci, hayatla irtibatını bir türlü anlayamayacağı sadece havuz problemleri ile boğuşan, uzayda boşluk varsayımıyla noktalar arası ilişkileri belirlemeye çalışan, böylelikle hayattan kopuk matematik ve Geometri ile Hukuk, Psikoloji kazanan ve sınav sonrasında unutacağı aşikar birçok ezber bilgilerle üniversiteye gidecek bir yarış atına dönüştürülüyor.
|
| Eklenme Tarihi: 03.02.2009 |
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|