|
|
|
| Ermenilerle Maç Yapmak Orucu Bozar mı? |
Türkiye’de insanlar, iftar sofralarını hazırlama ve iftar topunu/ezanını bekleme telaşındayken başlayan maç öncesinde Erivan havaalanına milli takım kafilesinin uçağı indiğinde havaalanında bekleyen onlarca gazeteci ordusuna en önde yürüyen ve öteden beri İtalyanca pozlar takınmayı adet edinmiş Fatih Terim şöyle cevap veriyordu: “Saha dışında kalan ve tarihten gelen tartışmaların omzumuza getireceği yükü hissetmek istemiyorum. Tarihi tarihçilere, siyaseti siyasetçilere bırakmak lazım. Futbolcularım sadece sahaya çıkıp oynamayı düşünüyor.” Yani kısaca Terim, “buraya savaşmaya, siyaset yapmaya gelmedik” demek istiyordu.
Yıllar önce Rocky filminden gördüğümüz bir sahne gibiydi bu sözler. ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaş yıllarının Hollywood eliyle yansıtıldığı meşhur Rocky filmleri serisinin dördüncü bölümünde İtalyan aygırı Rocky Balboa da rakibini yendikten sonra böyle konuşmamış mıydı filmin sonunda?
Spor’un siyasetle iç içeliğini reddeden ve barış kurucu işlevine vurgu yapan önemli bir anekdot olarak hafızalara bu enstantane kazınırken, Abdullah Gül ise tam da bu fırsat deyip Ali Babacan’la birlikte stadyumda aslında sadece siyaset yapmak için hazır bulunuyordu.
Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın AKP kanadında bir süre “gidelim mi gitmeyelim mi?” tereddüdüyle geldikleri stadyumda kurşun geçirmez bir bölmede maçı izlemek durumunda kalmaları da gerçekte “geldiler mi gelmediler mi?” şeklinde tartışmalı bir izlenim uyandırsa da korkulan olmadı ve maç Gül gibi geçti gitti.
Kazananın futbolda Türkiye olduğu gerçeği ortadayken siyasette kazanımın hangi ülkeye ait olacağı da öyle futboldaki gibi skorlarla hemencecik ortaya çıkacak değil ama görünen o ki üst düzey devlet adamlarıyla bu maça katılan Türkiye’nin bu girişimi ve tavrı Türkiye’nin ve özelde AKP’nin dış politika hanesine gol olarak yazıldı bir kere.
Ermenistan maçı ile birlikte şu gerçek de ayan beyan ortadaydı artık: Sporu siyaset için yapanlarla yapmayanlar da siyasetin işleyiş sürecinin belirlenimine hizmet etmekteydiler.
Siyaset için orda bulunmadığının beyanını yapan Gül’de milli takım kampını ayağının tozuyla ziyaret ederken herkes gibi nedense orada bulunuşunun gerçek nedenini kamufle etmenin peşindeydi, şu sözlerle: “Sanırım hepimiz burada ilk kez bulunuyoruz. Sizlerden ricam herhangi bir maça fiziksel ve psikolojik olarak nasıl hazırlanıyorsanız, buna da öyle hazırlanmanız.
Spora siyaseti karıştırmak gerçekten hoş değil. Ancak bazen spor güzel şeylere de vesile oluyor. Bugün uçakla Erivan'a gelirken ABD ile Küba'nın 61 yıl sonra ilk kez bir futbol maçı oynadığını öğrendim. Hepinize bu karşılaşmada başarılar dilerim, başarılarınızı alkışlamak istiyoruz.”
Bu gelişmeler yaşanırken, Ermenilerle Türkler arasında arabuluculuk ve ilişkilerde yumuşama işlevi gösterecek bu tarihi fırsata muhalefet etmek de (bir şaka gibi) ülkemiz siyasetinin yenilik, değişim, ilerleme ayağı olması gereken solunu temsil ettiğini iddia eden CHP’ye ve onun müzmin lideri Baykal’a kısmet oldu yine.
Spor’un Siyasete Etkisi mi Siyaset’in Spor’a Etkisi mi?
Siyaset ve spor gerilimini üst düzeye çıkartan böylesi birliktelikler ve karşılaşmalar dünya sporuna öteden beri damgasını vuruyor. Özellikle sporun her alanında ABD ile Küba, İran ve Rusya’yı karşı karşıya getiren müsabakalar oldukça gündem belirleyici olmaktadır. Örneğin, 1998 Dünya kupasının dünyada en ilgi gören maçı İran-ABD maçı idi. 2-1 İran’ın zaferi ile biten maç, kahvehanelere hayatta adım atmamış ve atmayacak olan pek çok mütedeyyin insanı da taşımıştı. Ülke milli takımları kazanmış gibi sevinen pek çok ülke insanı ABD’ye olan evrensel nefreti gözler önüne seriyorlardı. Hem de 11 Eylül olayları olmadan çok önceleriydi bu sahne.
Söz konusu ülkeleri temsil eden sporcuların müsabakalara ekstra bir motivasyonla hazırlanmaları, ülke imajını ve ulus kimliğini temsil eden ruh halleriyle reaksiyonlarını kontrol edememeleri çoğu zaman bu müsabakaların mutlu sonla bitmesini engelliyor. Örneğin, İranlı veya Kübalı sporcuların ABD sporcularıyla karşılaşmamak için bazı müsabakalardan çekildikleri de görülüyor.
Rusya’nın Gürcistan’ı bombaladığı saatlerde ise ilginç bir madalya töreninde Rus ve Gürcü sporcu el ele barış mesajları atıyorlardı dünyaya. Spor’un bazen böylesi birliktelikler ve uzlaştırıcı siyasetler için işlevselliği bir yana çoğu zaman da ülkelerin kendilerini uluslar arası arenada haklılaştırım taleplerinin bir aracı olarak ortaya çıktığı görülüyor her durumda. Neticede siyaset ve spor’un iç içeliğine yönelik eleştirilerin spor ve siyasetin işlevselliğine yönelik özellikleri ihmal ettikleri açık. Her durumda spor, siyasetin tıkanan noktalarına yeni bir açılım yeni bir soluk getirmektedir bu örneklerde görüldüğü gibi.
Yine uluslar arası müsabakalarda madalya sıralamasının en önünde dünyaya egemen ülkelerin bulunması her alanda birbirini geçmeye çalışan ve birbirleriyle rekabet eden ülkelerin spor sahnesindeki durumlarına işarettir aynı zamanda.
Nitekim, olimpiyatlardaki madalya durumları dikkate alındığında ABD, Çin, Rusya, Fransa, Almanya gibi ülkelerin genel toplamda hep önlerde olduğu görülüyor. Yani siyasi ve ekonomik arenada durumu neyse bir ülkenin, madalya sıralamasında da durumu pek değişmiyor. Ancak geride kalan ülkelerin lokal başarılarla avunmak ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacak geçici başarıları da yok değil. Örneğin, bizim her alanda değil de özellikle halterde veya güreşte çok başarılı olmamızla ekonomik alanda sadece dünyadaki Bor madenleri rezervinde bir numara olmamızla avunmamız gibi.
Ancak süper güçlerin her alandaki bu başarılarının, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanlar için bir aşılmaz Kast tipi kadermiş gibi ortaya çıkan bu görüntüsü de insanların spora ve sportif müsabakalara yükledikleri anlamı oldukça dramatikleştiriyor.
Bu yüzden, İkinci-Üçüncü dünya ülkeleri şeklinde yapılan kategorik ayrımların dünyada ortaya çıkardığı farklı konumlanma biçimlerine yönelik ortaya çıkan tepkilerin en önemli ölçücü aracı spor oluyor aynı zamanda.
Galatasaray’ın meşhur UEFA veya Süper Kupa zaferi ile Ülke milli takımımızın Dünya ve Avrupa üçüncülüğü ve Fenerbahçe’nin şampiyonlar ligi başarısı bu ülkelerin insanları tarafından makus talihlerinin bir gün aşılacağına dair bir umut esintisi olarak görülmüş, Türkiye’de maç sonraları görmeye alışık olduğumuzu zafer görüntüleri Malezya’dan, Mısır’a; İran ve Suriye’den Avrupa’daki gurbetçilere kadar dünyanın dört bir tarafında büyük bir coşkuya sahne olmaktadır.
Ülkelerin uluslar arası arenada boy gösterip tanınmalarını ve meşruiyyetlerini sağlayan en işlevsel yollardan birisi de uluslar arası spor organizasyonlarında görünmektir.
Bu noktada Asya veya Orta doğu’da kabul görmeyen İsrail’in, Avrupa’daki hem spor hem de müzik organizasyonlarına dahil edilmesi ilginçtir. Yine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için haram kılınan turnuvalar ya da organizasyonların Güney Rumlarına açık olması da gelecekte bu tarz organizasyonlarda olası Türk-Rum takımları eşleşmelerini potansiyel tehdit olarak da öne çıkartıyor.
Bu turnuvalara katılımda bazı ülkelerin tolere edilmesiyle siyaset arasındaki bağ oldukça güçlüdür. ABD’nin Irak’ı işgalinin ilk yıllarında Irak Milli takımının Asya Oyunları şampiyonu olması (ya da yapılması) ile halkın sokaklara dökülerek kutlamalar yapması henüz hafızalardan silinmemiştir.
Spor’un derin siyasetler açısından ve ulusal benliğin kurucu unsuru olması açısından önemi işgal yıllarında Fenerbahçe’nin işgalcileri yendikleri her maçı destansılaştıran ve Türk milli kimliğinin kuruluşuna ön ayak olan tarihinde kalın satırlarla görmek mümkün. Oysa, aynı tarih, Trabzonspor’un birkaç yıl önce Rum takımı Anhortosis’e elenmesini neredeyse ulusal kimlik ve aidiyet anlamında milliyetçi kanatlardan yönelen eleştirilerle ve yaftalarla Trabzonspor’a bir utanç lekesi, vatan hainliği şeklinde bir kampanyayla tam tersi bir anlatıya konu olmuştu.
Anhortosis, bu yıl da şaibeli maçlarla normalde kendisinden çok güçlü olan bir Yunan takımını eleyerek şampiyonlar ligi gruplarına kalmayı hak etti. Bu durum, olası bir Fenerbahçe- Anhortosis eşleşmesinin de önünü açmıştır. iç ve dış siyasette AKP ya da Türkiye’yi sıkıntılara sokacak benzer sürece işaret ediyor bu durum aynı zamanda. Orada da Gül ve maiyetindekilerin statta yer alması veya alabilmesi o kadar kolay olacak mıdır?
Görüldüğü gibi dünya siyasetinin bu yapılanma biçimi; bir ülkenin, dünyayla arasını hepten açmasına veya küreselleşmenin etkisinden bağımsızca ve kendi başına yol almasına şans tanımamaktadır.
Bir vesileyle herhangi bir sportif, sanatsal, ekonomik veya siyasi bir organizasyonda bulunmak zorunluluğu tarihten gelen bazı husumetlerin bir araya gelmelerini kaçınılmaz kılmakta ve bu tarz kaçınılmazlıklar giderek daha da sıklaşmaktadır.
“Keçinin sevmediği otun yanı başında bitmesi” durumunu yaşıyor çoğu ülke. Bunlara da orucu yemekten başka bir çıkar yol(siyaset) kalmıyor çoğu zaman.
|
| Eklenme Tarihi: 15.09.2008 |
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|