|
|
|
| "Korku ve Titreme"nin Eşliğinde İbrahim'i Anlamak-2 |
Oğullarının çokluğuyla övünen, böbürlenen ve kızlarının uğursuzluğu ile büyük bir utanca gömülen bir topluluk olan dönemin Mekke ahalisi özelinde insanlığa tek oğlunu Allah’ın emri ile kurban etmeye koyulan İbrahim(a.s)’in örnekliği ile verilen kutsal kitaplardaki mesajlarda, dönemin kültürel ve sosyolojik özellikleri dikkate alınmadan doğru çıkarsamalar yapmak mümkün değil.
Burada sorulması gereken soru şu: Yaklaşık bir asır boyu çocuk bekleyen bir peygamberin elindeki en önemli ve en değerli varlığın Allah’a adanması oğulları kutsayan hatta sayıları ile böbürlenen bir topluluğa nasıl bir etkide bulunur? Derseniz psikanalizin bu konudaki çıkarsamalarının yeterince meyve vereceğini düşünmediğimi söylerim.
Ali Şeriati’nin bu konudaki eşsiz eseri “Hacc” zaten bu konuda bir manifesto niteliğindedir. Mutlaka görmüşsünüzdür. Çünkü geçen seneden bu yana bu konuda uğraşan ve gayretlerini gerçekten hayranlıkla karşıladığım bir yazar olarak bu esere bigane kaldığınızı düşünmek haddim değil.
Bu konuda “herkesin kendi İsmail’ini kurban etmesinin” ki, bu İsmail’in sadece bir oğul olması gerekmemektedir, “en değerli varlığını Allah’a adaması gerektiğinde (bu bazen mal, bazen de can olabilir”) insanın ne yapacağının, nasıl bir tavır takınacağının da bilmecesini oluşturuyor. Buna biz, İslam literatüründe “imtihan” adını versek de “itaat”, “ibadet”, “kulluk” gibi birbirlerinden ayırt edilemeyecek, birbirlerini gerektiren ve de birbirleriyle ilişkili pek çok kavramsal perspektife de imkan veren bir durum da diyebiliriz.
Maksadımız bu düşüncelerle, kurbanın ya da İbrahim kıssasının asıl hikmetinin sadece bununla sınırlı olduğunu söylemek değildir. Çünkü anlambiliminde kutsal metinlerin yorumsanmasında, kendisini anlamaya açan her anlayanın, anlama sınırını belirleyecek çok farklı etkenleri de göz önünde tutmasının gerekliliği de ortadadır. Bu, bazen bir coğrafi etken, bazen tarihi, bazen de kültüreldir. Kısaca, tarihsellik cenderesinin içinde kendi tarihsellik algımızla farklı hikmetlerin izini sürmeye devam edelim.
Kurban kesmenin özündeki kan dökme ile Allah’a yakınlaşma amacının ilk izlerinin ben ilk insana kadar sürülebileceğini düşünüyorum.
Şöyle ki: Allahın; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Buyruğuna karşılık meleklerin: “Biz seni hamd ile takdis ederken, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, haksız yere kan dökecek birini mi yaratacaksın?” itirazı Allah tarafından “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” ifadesi ile karşılanmıştır.
Ve Allah’ın yeryüzüne halife olarak yaratacağım dediği Adem(a.s)’ın meleklerin karşısına çıkarılması ile başlayan ve meleklerin Allah’ın “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” sözüyle neyi murat ettiğini hemen görerek, Allah’ın emri ile Adem’e secde etmeleri ile biten süreç, kurban kesme ve İbrahim kıssası ile ilgili cevabını aradığımız pek çok soruya da ışık tutuyor.
Meleklerin Allah’ın yeryüzüne gönderdiği halifesi olan Adem(a.s)’ın iki oğlundan Kabil’in Habil’i haksız yere öldürmesiyle başlayan, yeryüzünde “haksız yere kan dökme, bozgunculuk yapma” durumu melekleri mi haklı çıkartmaktadır? Sorusu akla gelse de bu sorunun cevabında Sayın Bumin’in cevabını aradığı nokta gizli.
En başta melekler haklıydı: İnsanda böyle bir özellik var, “haksız yere kan dökme özelliği”
Yani bu durum şu anlama gelmektedir: “insan kan dökücü bir varlıktır” Belki de Freud’un psikanalizmi bu konuda cinsellikle beraber şiddet(saldırı) dürtüsünü insanın ilkel benliğinin en önemli iki dürtüsü arasında saymasının sebebi de budur.
Demek ki insanoğlu kan dökecek ve bu durum kaçınılmazdır, insanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Ali Murat Daryal’ın “kurban kesmenin psikolojik temelleri” isimli kitabında bunlar fazlasıyla ayrıntılandırıldığı için görmediyseniz bakmanızı haddim olmayarak öneririm.
Bu noktadan itibaren Kabil’in kan dökücülüğü, yüzyıllar boyu insanların birbirlerini haksız yere öldürmeleri, savaşlardaki vahşet anlamlandırılabilir. Allah’ın onaylamadığı kan dökücülük örnekleridir bunlar.
Allah, kan dökmenin kendisini değil, haksız yere kan dökmenin kendisini ortadan kaldıracak bir yeryüzü düzenini halifeleri aracılığıyla ikame etmeyi murad ederken, elbette ki halifelerine bu konuda başta kan dökmek olmak üzere(sınırları belirlenmiş bir biçimde) “hoşunuza gitmese de kıtal size farz kılındı” emri ile çoğu savaşta (Müslümanlar için bunun adı cihat) Müslümanlara bu yolu önermiştir. Dökülen kanın kendisi değildir sorun, asıl sorun niçin ve hangi hakla(yetki ile) döküldüğüdür?
Bu konuda insana yetkilendirme belgesini kimin vermesi gerektiğini ve dinlerin kitapların peygamberlerin geliş amaçlarının hatırda tutulması çok önemlidir. Böylece dinin, peygamberin ve kitabın fonksiyonları için önemli işaretler edinilmiş olmaktadır.
Allah, yeryüzünde hiçbir canlının kanının haksız yere dökülmemesini istediğini, Kuran’ın ve Sünnetin sabit kıldığı pek çok örnekte göstermiştir. Yeryüzünün imarını yapacak, ona düzen ve adalet kazandıracak halifelerine (Müslümanlara) hep bu yolu göstermiştir. Hem de Adem den İbrahim’e O’ndan Musa’ya oradan İsa’ya uzanan peygamberler silsilesi Hz.Muhammet(s.a.v)’le tamamlanan bu zincirde hep aynı amaca hizmet etmişlerdir. Ve gerektiğinde, savaşmış, kan dökmüşlerdir, Allah’ın kendilerine verdiği yetkiyle. Bunun dışında karıncayı bile incitmemişlerdir.
Allah’ın kestiklerini yiyebilirsiniz dedikleri arasında kendilerine Allah katından kitap indirilmiş olan Ehl-i Kitab’ın da bulunması manidardır. Zaten, Cenab_ı Allah, Müslümanlar dışında bir tek Ehl-i kitab’a bu imtiyazı vermiştir. Bunun da değişik hikmetleri vardır, konumuzla ilgili olanı, onların bir canlının(Allah’ın son dinle sınırlarını ve cinslerini tespit ettikleri, helal ve temiz olanından) kanını dökme hakkını(yetkisini) Allah’tan aldıklarına dair iddialarını Allah’ın bu ruhsatla onaylamasıdır. Gerçekten de son dinin önceki temsilcilerine(Yahudilik, sabilik ve hıristiyanlık) bu hak verilmiştir. Yani, ellerinde bu kanı dökmek için Allah’tan aldıklarını gösterdikleri delil(kitap), dolayısıyla gerekli yetki (hak) vardır.
Bunların dışındakiler(gayrı Müslimler) ise “adı anılır bir din üzere olmadıkları için” bu haktan, bu yetkiden mahrumdurlar. Delilleri de yoktur çünkü Allahtan kendilerine bu konuda yetki verildiğine dair hem inandıkları bir delil yok hem de adı anılır bir din üzere değillerdir.
Bismillah ile kesilenlerin, kanı dökülenlerin yenmesinde de bu işarete rastlanır. Çünkü, “Allah’ın adıyla kesiyorum, kan döküyorum, haksız yere, yetkisizce değil.” Anlamındadır bu işaret.
Aynı durum, “yeryüzünde gezin dolaşın Allah’ın sizin için helal kıldığı şeylerden yiyin, için” ruhsatında da Müslümanın her helal işe besmele ile başlamasında da bu işaret gizlidir.
Haram olan bir fiile müslümanın besmeleyle başlamasının haram olması da, Allah’a dayandırarak bu eylemi meşrulaştırmaması içindir.
Ve İbrahim kıssasının kız çocuklarını aşağılayan ve onları hakir görenlere karşı; oğullarının çokluğuna mallarının kendilerine verdiği boş güvene karşı da derin mesajları vardır. Allah’ bu eylemle yakınlaşanın dökülen kanın ya da kesilen hayvanın olmadığı sadece takvanın Allah’a yaklaştırdığı, insanlara verilenlerin Allah’a adanmasının Onlara Allah’ın ihtiyaç duyuşundan değil, gerçekte insanların ihtiyaç duyduğuyla ilgilidir.
Gerektiğinde Allah için onlardan vazgeçmenin ödülünün hiç gecikmediği ve Allah’ın kendilerinden bir şey eksiltmeden hemen üzerine tamamladığı işlerle ilgili derin hikmetler.
Yani kısaca, Allahın nimetleri ve hikmetleri psikanalizmin dar ufuklarına sığmayacak genişliktedir. Saydıklarım sadece dar ufkumda açılan ufak koridorlarla ilgiliydi.En doğrusunu Allah bilir.
En derin saygı dileklerimle
Bayramın bereketi ve muhabbeti tüm Müslümanlara aksın dileğimle
Aydın Aktay
www.fikiryorum.net
|
| Eklenme Tarihi: 30.12.2006 |
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|